ESKİ DÜNYA UYGARLIKLARINDA İNSAN

Dünyanın eskisi, yenisi mi olurmuş? Şeklinde bazılarının aklına böyle bir soru gelebilir. Bilim insanlarının bu adlandırmayı yapmalarındaki mantık, şu gerçeklere dayanıyor.

Eski dünya olarak ifade edilen yerler, Ortadoğu ve Mezopotamya’nın tamamı, Anadolu’nun İç, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinden ibarettir. Belirtilen yerlerde yaşayan insan topluluklarının oluşturdukları krallık veya devletlere uygarlık denmesinin esas kaynağı, yazıyı icat etmeleridir. Yazının icadıyla birlikte diğer birçok ilkel bilimsel çalışmaların hız kazanması, dünyada ilk defa bu bölgede yaşayan insanların, duygu ve düşüncelerini yazı ile ifade etmenin sağlamış olduğu kolaylıkla, birbirleriyle daha anlaşılır iletişim sağlamalarıdır. Çoğu insan uygarlık dendiğinde, ahlak ve yaşam kuralları açısından çağına göre birçok noktada ileri, medeni insan toplulukları anlamaktadır. Kesinlikle bu düşünce doğru değildir. Yazı ve diğer ilkel bilimsel çalışmaların dışında, bölge insanlarının ya da uygarlıkların ahlak yapılarından tutalım, diğer tüm insan ilişkileri, insanlıktan uzak hayvanca bir anlayışa sahipti. Bunun örnekleri birçok konuda daha net ifade edilmiştir. Örneğin günümüz modern dünya toplumları, bilimsel ve teknik olarak en üst düzeye ulaştığı halde gerek doğaya gerekse birbirine katliam, zulüm ve hileleri sürdürmesi uygarlıksa, yerin dibine girsin o uygarlık. Demek ki uygarlık sadece ilkelden moderne doğru birtakım araçları icat etmekle kalıyor. Bu da mantığımızda şekillendirdiğimiz uygarlıktan tamamen uzak demektir. İlkel ve modern tüm uygarlıklar, temel ahlak yapıları başta olmak üzere, insanlık adına uygar ya da gerçek medeni çağdaş yaşamdan, o gün de bugün de henüz çok uzaktır. Bu da insanlığımızın derecesini her zaman sorgulatmayı şart koşuyor.

Uygarlıklar ve insanla ilgili tarihsel temel bilgileri, dünya ülkeleri eğitim kurumlarının alanlarına göre okullarda öğretseler de genelde, yüzeysel ve işlerine geldiği şekilde verilmektedir. Bu da toplumları oluşturan bireylerin çoğunluğunun, uygarlıklar ve insanla ilgili gerçek bilgilerden yoksun, daha çok dini soyut masallara göre yorumlayıp değerlendirerek yaşamlarını şekillendirmektedirler. Uyarlıklar ve insanı daha net tanımak için öncelikle her ülke yönetimi, insanları dinsel korku ve masalsı bilgilerden uzak doğal, gerçek yaşanmışlıklara göre eğiterek düşünmeleri sağlanmalıdır. Çünkü hemen hemen tüm uygarlıklar, birbirine karşı acımasız aşağılık katliamları gerçekleştirirken, insanlıkla ilgili en ufak sorguyu kendilerine yöneltmemiştir. Her uygarlıkta bazı bireyler dışında, dünyadaki tüm toplumlar, insanlık üzerinde sürdürülen katliamların uygulayıcılarına, sürekli methiyeler düzerek tapınırcasına bağlı kalmışlardır. Özet olarak ifade edilen bu gerçekler, insanın gerçek karakterini ve uygarlıkların ne kadar aşağılık bir duyguyla yaşatıldığını kanıtlamaktadır.

Bilindiği üzere ilk uygarlık olarak Sümerlerle başladığı ifade edilir. Halbuki Sümerlerden en az 7 veya 9 bin yıl önce, Neolitik Anatanrıçalar Çağ’ı, Sümerler gibi uygarlıkların doğmasındaki en önemli insan yaşamı ve kültürüdür. Hatta Neolitikten geriye doğru gidildiğinde Mezolitik, Paleloltik ve insanın ilk hayvan insan karışımı proto tipi Hominid akrabalarımızı tanımadan, insanı ve uygarlıkların hangi mantık üzerine şekillendiği doğru öğrenilemez. İstisna birkaç devlet ve bilim kurumlarının dışında, dünyadaki ülke yönetimleri insan karakteri ve uygarlık tarihi ile ilgili somut, doğal bilgileri hep es geçmektedirler. Daha çok dinsel masallarla süslenmiş bilgileri verdikleri için bir uygarlığın veya bireyin, insan ve doğa üzerinde uyguladığı katliamları, doğal normal olması gerekenmiş gibi kitlelerin bilincine oturtmuşlardır. Ve böylece günümüz modern insanı, benzer dinsel ve ırkçı masallara dayanarak katliamları sürdürmeyi meşru göstermekten geri durmamakta. Onun içindir ki gerek eski uygarlıklar gerekse modern uygar insanlar, yaptıkları katliam, hırsızlık, arsızlık ve türlü hileleri, adeta tapınılan tanrının bir emri olarak görmüştür, görülmeye de devam ediyor.

İnsanın bu insanlık dışı tarihinin temeli egoyla başlayıp, süperegoist psikolojik hayvani karakterinin sürekli büyütülmesinin bir sonucudur. Tam da bu noktada insan gerek doğal evrimselliğin etkisiyle gerekse düşünce yönteminde, icat ettiği her türlü araç ve kültürü, insanın toplu yaşam değeri olan insani ölçüsüne göre geliştirdiğinde, insanileşmesi mümkündür. Üstahlaki kültür yapısı gelişmeyen birey ve toplumlar, istediği kadar bilimsel modern araçlara sahip olsa da hayvani karakterle yaşam son sürat devam eder. Modern insanlarda dahil geçmişte iki ayakları üzerine hayvani egoyla, kısmi şekilde düşünen herkesin insan görülmesi, insanlık tarihindeki en büyük hatalardan birisidir. Bu hatada hâlâ ısrar edilmesi, insani duygunun çok kötü bir şekilde yok olacağını gösteriyor. Eski Dünya Uygarlıkları her ne kadar Sümerlerden itibaren ele alınsa da tarih bilgisi açısından, yeterli ve doğru bir bilgilendirme değildir. Çünkü Neolitik Tarım Çağı (Anatanrıça Dönemi) tüm yönleriyle öğrenilmeden, Sümerleri tanımak oldukça eksik kalmaktadır. Bu bakımdan Neolitiği kısaca hatırlayarak, Sümerlerin var oluşunu biraz daha net anlayabiliriz.

Neolitik Uygarlık: Urfa- Göbekli Tepe, Diyarbakır- Çayönü, İç Anadolu’da Çatal Höyük gibi yerlerde yapılan kazı çalışmaları, M.Ö. en az 12 000 yıllarına işaret eden birçok yerleşim yerlerindeki araç gereçler, net olarak Neolitik yaşamı kanıtlanmış durumda. Kazılar sonucunda elde edilen kaynaklara göre, daha öncesinde avcı insan toplulukları Neolitik ile yerleşik ya da mevsime göre yakın bölgelere yarı göçer şekilde, düzenli bitki ve hayvan tarımını gerçekleştiren ilk insan topluluklarıdır. Neolitik topluluklar; yalnızca Anadolu ve Mezopotamya’da var olmuş değiller. Dünyanın diğer kıtalarında da aynı şekilde, aynı tarihlerde yerleşik ve yarı göçebe olarak bitki, hayvan tarımına geçilmiştir. Ancak Anadolu ve Mezopotamya Bölgesi’nde yaşayan insanları, diğer kıtalardaki Neolitik topluluklardan ayıran temel özellik; iklimin daha uygun seyir etmesi, mevsimsel farklılık, coğrafi yapının sağlamış olduğu kolaylık, komşu insanların birbiriyle sürekli olumlu olumsuz kurmuş oldukları ilişkiler temel belirleyicidir. Bilindiği üzere insanların ya da canlıların yaşadıkları bölgenin doğal yapısı, yaşama sağladığı birçok kolaylıktan tutalım, hareket, ses tonu ve konuşmaya kadar her şeyi temelden etkileyendir. İşte Mezopotamya ve Anadolu’nun temelinde böyle bir önemli özellik her zaman bulunmaktadır. Doğal yapıya bağlı özellikten kaynaklı, diğer kıtalardaki insan grupları ya da topluluklar, Mezopotamya’dan çok daha geç yazı gibi modern icatları tanımışlardır. Dünyadaki Neolitik topluluklar arasındaki farklılıkları şu şekilde somutlayabiliriz.

Örneğin Mezopotamya’da Sümerler, M.Ö.5000 yıllarında çivi yazısını bulup eğitim ve günlük iletişim aracı olarak kullanırken İnka, Maya, Aztek, Aborjinler ve Kızılderililer, bu tarihlerde binlerce yıl resim yazılar (Hiyeroglif) ve iplikten yapmış oldukları düğüm (Khipus) sistemi ile, M.S. 1000-1500 yıllarına kadar, çivi ve modern yazıyı henüz tanımamışlardı. Dünyadaki ilk çivi yazı sisteminin icadı, Sümerlerde başlayıp devamında diğer ilkel icatların gelişip çeşitlenmesinde, yazı en büyük etkiye sahiptir. Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın hem ilkel çağlarda hem de modern dönemde, bir toplum duygu ve düşüncelerini birbirine aktardığı dil (Yazı) yapısını, çağına göre hızlı, anlaşılır, kolay öğrenilecek yapıya dönüştürmediği sürece, hiçbir insan topluluğu istenilen düzeyde gelişemeyeceği gibi bilimsel icatları da kolayca yaratamaz. Yeni Dünyanın Neolitik toplumlarının geri kalmasındaki temel engel, coğrafi yapı ve yazıyla, Mezopotamya halklarından en az 7500 yıl sonra tanışmış olmalarıdır. Avustralya ve Amerika Kıtasının yerli insan toplulukları, ilkel tarım araçları, tapınakların imarı ve resim dışında, kendilerini ileri götürecek bilimsel doğru düzgün bir icatları bulunmuyordu. Ta ki M.S.1500 yıllarında İspanyol, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar başta olmak üzere Avrupalı halkların, bu kıtaya ayak bastıkları döneme kadar, dünyanın diğer bölgelerinden habersiz ve geri bir şekilde yaşıyorlardı.

Yazı ile geç tanışmak ve modern eğitime geç başlanması demek, o toplumların dünyayı binlerce yıl geriden yaşamaları demektir. Aynı zamanda diğer bilimsel icatların yavaş ve yetersiz olması demektir ki, zaten Avrupalılarla tanışmalarıyla modern insanın yaşamı, yerli halklara ters ve zor geliyordu. Bu yüzden modern yaşamı kabul etmeyip karşı durmaları neticesinde ya öldürüldüler ya da köleleştirildiler. Uygarlıkların buna benzer temel özellikleri üzerinde derince durmak gerekirken daha çarpıcı bir örnek, bugün bile modern çağın zirvesinde olunduğu halde, Ortadoğu ve Afrika kıtasındaki toplumların çoğu, hâlâ ilkel çağdaki kabile kültürüne göre yaşamaktalar. Bu örnekler hem uygarlıkların nasıl, ne zaman neye göre gelişim gösterdiğini öğretirken, birçok toplumun neden dünya yaşamının çok daha gerisinde kaldıklarının da ip uçlarını veriyor.

Mezopotamya Neolitik yaşamını diğer uygarlıklardan ayıran daha farklı temel bir özellikse bitki, hayvan tarımına elverişli geniş toprakların mevcudiyetiyle birlikte, toplu dayanışmacı ortak üretim ve ortak tüketim yaşam zorunluluğudur. Çünkü geniş ve büyük topraklar üzerinde yeterli tarım yapmak için insanların, kolektif hareket etmeleriyle ancak mümkündü. Amerika ve Avustralya kıtasındaki Neolitik topluluklar, daha çok küçük bahçe tarımı yapma imkanına sahiptiler. Bu da fazla insana ihtiyaç duymadan birkaç kişinin, kendi duygu ve düşüncelerine göre o işi yapabilmesi, komşu topluluklarla yeterli iletişime ihtiyaç duymadan mevcut olanla yetinilip, diğer ilkel icatların ortaya çıkmasını ciddi anlamda geciktirmiştir. Her yeni gelişme doğal olarak tüm kültürel değerleri olumlu ve olumsuz şekilde etkilerken, Mezopotamya’da geniş tarım yaşamının gelişmesi, öncesinden inanılan çoğu Paganist dinsel inançların terk edilmesini de gerçekleştirmiştir. Böylece tarımın mimarları kadınlar tanrıça (Anatanrıça) olarak görülüp tapınılması, yeni bir inanç ve yaşam kültürü yaratmıştır. Neolitik Çağ’dan itibaren kadınların tanrıça olmaları ve insan topluluklarını yönetip idare etmeleri, kadının doğal yapısındaki canlı cansız her şeyi kucaklamasının bir sonucudur. Bunun temelinde hümanizmin var olması, birbirine daha sıcak yaklaşan aile ve topluluk yaşamını sağlamıştır. Tüm araştırmalar Neolitiğin başlatıcısı kadınlar olduğu, kadınların tarımı ilk icat eden insan olmakla birlikte aile, topluluk, akraba gibi “Ana Soylu” insan yaşamından tutalım, tanrıçalık, büyücülük adıyla ilk lokman hekimlik, çocuk eğitmenliği, adaletin başlatıcısı, siyaset ve tüm toplumsal yaşamın, tarihteki ilk yöneticiler ve de idarecileridir. Diğer uygarlık yaşamlarında ise dünya insanlığı, mantık dışı Âdem-Havva masalıyla insanı birbirinin düşman gösterip, bu anlayışın sürekli kutsanarak yüceltilmesi, Ananın doğasından gelen hümanizm ve Neolitiğin önemini daha iyi ifade ediyor.  Anatanrıça kültür değeri tüm detaylarıyla öğrenip yüceltseydi, dünya ve insanlık daha temiz kalacaktı. Bu da erkeğin tanrı kral ve peygamberliğe dayanan atasoylu masalsı kültürün, süperegoist hayvani güdünün anormal şekilde gelişmesini saylayan en büyük etkendir.

Süperegoist güdü, insandaki gelişmiş hayvani özelliktir. İnsanın hayvani doğasından gelen ego ve süperegoist duygularla gerçekleşen çalma, çırpma, dağıtma, yok etme, yalan, hile gibi türlü ahlak dışı alışkanlıkları, doğal ve en etkileyici şekilde önleyen yöntem, kural, kültür Anaya bağlılıktır. Ana ya da Anatanrıçalığa yalnızca bir dinsel kültür olarak bakılmamalı. Kadının her bakımdan doğal özelliği, ben benim diyen her erkeği çok kolay şekilde hizaya getiren en etkileyici doğal hukuk ya da kuraldır. Kadındaki bu doğal etkili yapı yeniden geliştirilmediği sürece, hiçbir modern hukuk yasa ve kanunlar, erkeği süperegoist vahşi bencilliğinden caydıramayacaktır. Neolitik Tanrıça kültürün insanileşmemizde ne kadar büyük yerinin olduğunu, günümüzde anaerkil şekilde yaşayan doğal toplumların ahlak kurallarında, bunu daha net görebiliyoruz. Bugün bile çoğu ahlaksal kültür yapımız, Anatanrıça kültürün bir parçası olduğu unutulmamalı.

Sürmerler: Yazı başta olmak üzere birçok ilkel bilimsel icatları bulmaları neticesinde, uygarlık şeklinde değerlendirilmiştir. Uygarlık kavramı; yalnızca insanın süperegoist duygu ve düşüncesine hitap eden bilimsel icatlara göre değerlendiriliyorsa, bu doğru bir tanımlamadır. Ancak uygarlık ya da medeni, modern toplum olmanın esas temeli, her şeyden önce üstahlak (Etik) yapının gelişmesiyle mümkündür. Üstahlaki kültür yaşam anlayışının etkin olmadığı hiçbir birey ve topum, ne kadar üst düzeyde gelişmiş araçları kullanırsa kullansın, hepsi birer süperegist canavardır. Ki bunu da sürekli doğaya, canlılara ve hemcinsine uyguladığı katliamlarla kanıtlamakta. Sümerlerin başlangıç tarihini her araştırmacı, yaklaşık olarak M.Ö. 5000 yıllar olduğunu kabul eder. Zaten uygarlıkların var oluşlarıyla ilgili net tarihler bulmak mümkün değil. Çünkü her uygarlık kendi var oluş tarihlerini yazmak yerine, genelde kral tanrılarına düzdükleri methiye şeklindeki şiirsel hikayelerin yer aldığı yazılarla anlaşılmaktadır. Üstelik Sümerlerin yazıyı icat etmesine rağmen, Sümerlerden sonraki çoğu uygarlık, kendi tarihlerini net bir şekilde yazmış değiller. Elde edilen resimlerden tutalım, kullanılan araç gereçler ve insan iskeletleri, dinsel amaçlı kral tanrılar adına yazdıkları bazı notlardan yaklaşık tarihler elde ediliyor. Sümerler yazı, ticaret, ticarette kullandıkları değerli taş ve metal paralar, senetler, borç listeleri, ibadet merkezlerinde “Ziguratlarda” dinsel tören yazıları, matematik, hukuk, mimari gibi alanlarda, ilkel eğitimi geliştirdikleri halde, insani (Ahlak) yapılarını bu icatları kadar geliştirmemişlerdir. Hukuk adıyla verilen eğitim, daha çok kral tanrıların emir, istek ve egoist duygularına hitap eden yüzeysel ahlak yasalarından ibarettir.

Bir noktadan baktığımızda Sümerlerin insani yönünün gelişmemesi normaldi, henüz yeterli bir eğitim olmadığı gibi, icat edilen her ilkel bilimsel buluşlar kral tanrı sayesinde var olduğu mantığına dayanıp, tüm kural, kaideler ve ahlaki görülen uygulamalar kral tanrıların zevkine göre şekillendirilmiştir. Sürmeler icatlarla insanlık tarihinde ön açıcı oldukları kadar, vahşi bir yaşam anlayışına da sahiptiler. Örneğin diğer komşu topluluklara sürekli saldırı, sömürü ve en acımasız katliamları yaparak kendilerini yaşatmaları. Kardeş ve oğullarının karılarıyla evlilik, bir kadın ister evli olsun ister de bekar, kral onu istediği zaman kendisine karı olarak ya zorla ya da ikna ile alması gibi. Günümüzde çoğu anlayışlar, Sümerler gibi birçok uygarlığı şaha çıkarıp kendilerine rol model görürler. Diğer taraftan köleciliği en önemli ticaret aracı yaptıklarını, enses cinsel ilişki ve de evliliklerden tutalım, kendisine tabi olmayan topluluklara acımasız katliamları sürdürmeleri hep görmezlikten gelinmesi, tarihi işine geldiği gibi öğrenip yorumlamak insanlığa ihanet değil midir? Üstelik çağımız modern insanları, Sümerlerin katliamlarına benzer jenositleri daha katmerli ve modern şekilde devam ettirmesi, insanın her seferinde derince incelenip tüm çirkin yönlerini ortaya koyulması, yapılması gereken en büyük iş ve konuların başında geliyor. Bu konuyla bağlantılı olarak, sırasıyla diğer uygarlıkların hepsi tek tek ele alınıp incelenecektir. Altta verilen evrim kaynağı, aynı zamanda insanın duygu, düşünce, kültür ve uygarlıkların, temelde hangi mantıkla evirilerek işlediğini cevaplamaktadır.

Cemal Zöngür

Kaynak Notlar:

Evrim Nasıl Çalışır?

Geriye doğru bütün atalarınızın fotoğraflarını ekleyip, onları istifleyip, dev bir dizin oluşturduğunuzu düşünün. Babanızın babasının babasının babasının babası… Bu, çok büyük bir deste olurdu: Everest Dağı’nın yaklaşık 2 katı uzunlukta! Bu, sizin en üstte, balıksı atalarınızın ise en altta olduğu devasa bir deste olurdu.

Makroevrim ile ilgili diğer içerikler

Otla Beslenen Hayvan Eti, Tahılla Beslenene Göre Daha Besleyici! Holobiyont Teorisi: Hayvanların Evrimini Sindirim Kanalı Tetiklemiş Olabilir! Tüy Yapısı ve Ötüşteki Küçük Farklılıklar, Eskiden Neredeyse Özdeş Olan Kuşların Yepyeni Türlere Evrimleşmesine Neden Oldu!

Bu destede geriye doğru gidelim ve tarihten birkaç tane anlık fotoğraf çekip bakalım. 1000 kuşak öncesi (yaklaşık 20.000 yıl öncesi), destede sadece birkaç santimetre geride olacaktır. Bu birey, bir insan olacaktır: Mezolitik Çağ’da yaşayan bir insan! 10 bin nesil öncesi, yani günümüzden yaklaşık 200.000 yıl öncesi, sadece 2 adım geride olacaktır. Bu fotoğraftaki birey de bir insan olacaktır; bir Paleolitik İnsanı… Ancak pek tanıdığımız gibi gözükmeyecektir. 75.000 kuşak öncesi, yani günümüzden 1.5 milyon yıl öncesi, artık insan değildir. Bir Homo erectus bireyidir. Aslında Homo erectus için “insan değil” ifadesi teknik olarak hatalı bir kullanım olurdu. Homo cinsi içerisindeki tüm türler, bilimsel olarak “insan” olarak bilinirler. Homo erectus “Dik insan”, Homo habilis “Becerikli insan”, Homo sapiens “Bilge İnsan” olarak bilinir. Homo cins adı, “insan” anlamına gelir. Dolayısıyla Hayvanlar Alemi’nde tek 1 tane insan türü yoktur, şu ana kadar tespit edilen 13-14 farklı insan türü bilinmektedir. Ancak sadece 1 tanesi hayattadır ve o da biziz (Homo sapiens).

1.5 milyon kuşak önceki atalarımız, yani günümüzden 25 milyon yıl kadar önce yaşayan atalarımız, Eski Dünya Maymunları’na benzer türlerdir: Bir Proconsul bireyi… Ama tür, halen bir primattır. 15 milyon nesil, ya da 75 milyon yıl kadar önceki atalarımız, bir maymundan ziyade bir ağaç kemirgenine benzemektedir. Bu cinse Plesiadapis adını vermekteyiz. O zaman 120 milyon nesil önceki atalarımıza zıplayalım. Bunun için, destemiz boyunca 12 kilometre yol kat etmemiz gerekirdi! Buna rağmen günümüzden sadece 160 milyon yıl öncesine ulaşmış olurduk! Karşılaşacağınız tür, bir insan veya primat değildir. Bildiğiniz anlamıyla bir kemirgen türüdür! Juramaia cinsi… 165 milyonuncu büyük babanız, 300 milyon yıl kadar önce yaşamıştır ve bir memeli hayvan bile değildir! Dinozorlardan bile önce evrimleşmiş, Hylonomus isimli antik bir sürüngen cinsidir!

Burada şuna dikkat çekmek gerekiyor: Sürüngenlerin aile fotoğraf dizini de ayrı bir hat oluşturuyor. Ancak yaklaşık olarak bu Hylonomus’un bulunduğu kısımda bizimkisi ile kesişiyor. Böylece Evrim Ağacı üzerinde dalların nasıl oluştuğunu da anlamış oluyoruz: Atasal bir popülasyon ikiye veya daha fazla alt gruba ayrıldığında, yepyeni soy hatları evrimleşebiliyor. Yani her bir türün kendine ait bir fotoğraf dizini var! Tıpkı her bir bireyin kendi aile soy ağacı olması gibi… 185 milyon nesil öncesinde, yani 350 milyon yıl kadar öncesinde ise artık balıksı atalara ulaşırız: Bir Tiktaalik. Sudan karaya geçen ilk balıklardan birisi! Bu durumda sormak gerekiyor: Bu dizinde “ilk insan” nerede yaşadı? Onun fotoğrafı nerede?”İlk insan” Asla Yaşamadı!

Örneğin 4632 numaralı fotoğrafı çekip aldığınızı düşünün. Bir insan… 79.221 numaralı fotoğraf? Bir Homo erectus. Bu ikisi arasındaki hiçbir kareyi çekip de, “Hah, işte soyumuz tam da burada artık insan olmuş!” diyemezsiniz. Öyle bir nokta yoktur!  Dizinden çektiğimiz her bir fotoğraf, ebeveynleri ve torunları gibi gözükecektir. Her kuşak, kendinden önceki ve sonraki bireylerle aynı türdendir: Homo erectus’un, Homo erectus olan ebeveynleri ve Homo erectus olan çocukları vardı. Tiktaalik atalarımızın kendileri gibi balıksı ebeveynleri ve balıksı yavruları vardı. Bir türün bir diğer türe dönüştüğü nesli tam ve kesin olarak tespit edemezsiniz! Çünkü bir anda var oluvermezler! Bu tıpkı sizin bir zamanlar çocuk olmanız; ancak şimdi yetişkin olmanız gibidir. Hiçbir spesifik anda, “Hah, tamam, artık yetişkin oldum.” diyemezsiniz. Yatağa çocuk olarak gidip de, yetişkin olarak uyandığınız herhangi bir gün yoktur. İlk insanın asla yaşamamış olması, ilk etapta paradoksmuş gibi gözükebilir. Evrim Teorisi’nin zincirinin bozulduğunu düşünmenize neden olabilir. Halbuki türlerin kendileriyle aynı türden ebeveynlerden doğup da, her nesildeki ufak değişimlerin nihayetinde yepyeni türler oluşturacak kadar birikebiliyor olması, evrimi anlamanın anahtarlarından birisidir.

Evrim, tıpkı bir filmin birbirine çok benzer olan karelerin art arda gelmesiyle çekilmesi gibidir. Bir filmi oluşturan karelere tek tek bakacak olursanız, kareler arasındaki farkı görmekte zorlanabilirsiniz. Ancak filmin tamamı akıp gitmektedir ve yepyeni karelere dönüşebilmektedir. Jeologların bulduğu her bir fosil, tarihten bir kesit gibidir. Filmin bir karesinden ibarettir. Genellikle bulunabilen iki kare arasındaki binlerce kare eksiktir. Bize düşen, bu eksikler arasındaki tüm boşlukları doldurmak, eldeki karelerden yola çıkarak filmin tamamının neyi anlattığını tespit edebilmektir. Evrim Ağacı sayfası.

Kaynaklar:

https://evrimagaci.org/ilk-insan-asla-var-olmadi-5498

Alaeddin Şenel- İnsanlık Tarihi. İmge Yayınları.

Muazzez İlmiye Çığ- Sümerli Lidungurra. Kaynak Yayınları.

Ali Narçın- A dan Z ye Sümerler. Ozan Yayıncılık.

Samuel Noah Kramer- Tarih Sümer’de Başlar. Kabalcı Yayınları.

Trevor Bryce- Hititler. Kronik Yayınları

  1. Craig Melchert, Derleyen- Luviler. Kalkedon Yayınları.

Abdullah Öcalan- Uygarlık. Mezopotamya Yayınları.

Yuval Noah Harari- Hayvanlardan Tanrılara Sapiens. Kolektif Yayınları.

Prof. Dr. Louann Brizendine- Erkek Beyni. Say Yayınları.

Prof. Dr. Louann Brizendine- Kadın Beyni. Say Yayınları.

David Eagleman- Beyin Senin Hikayen. Domingo Yayınları.

Alfred Adler- İnsanın Doğası. Payel Yayınları.

J.M. Roberts- Avrupa Tarihi. İnkılap Yayınları.

Donna Rosenberg- Dünya Mitolojisi. İmge Yayınları

Charles Keit Maisels- Uygarlığın Doğuşu. İmge Yayınları.

 

 

 

Köşe Yazıları
İlgili Haberler
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Menü
Sohbeti Başlat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?