AMİRALLER BİLDİRİSİ ve TÜRKİYE’DE SONUN BAŞLANGICI

Bir ülkede her on yılda bir muhtıra, darbeler yaşanıyorsa, bunu yapanların içte bir avuç kalpazana, dışta emperyalistlere hizmetten başka bir anlama gelmiyor. İstisna olağan üstü durumların dışında birazcık akıl sahibi olan devletler, kendi halkını zapturapt altına alarak yönetmeyi düşünmemiştir. Türkiye’nin sürekli darbeyle yönetilmesi, evrensel insan hak, hukuk ve ahlaktan yoksunluğun en somut kanıtıdır.

Elli veya yüzyılda bir ortaya çıkan lokal, bölgesel, küresel ve global çapta siyasi, ekonomik, doğal sorunlar yüzünden, her devlet çeşitli sıkıntılar yaşar. Bu tür olaylarda ekonomisi ve askeri yapısı güçlü olan devletler dahi, bazı sıkıntılara düşmüştür. Ancak adalete saygısı olan devlet yönetimleri, olağanüstü tedbir ve darbeleri hiçbir zaman meşru hale getirmemişlerdir. Kısa süreli tedbirler alınarak yaşanan olumsuzluğun etkisi zayıflatılıp, her şey hukuk çerçevesine dönüştürülmüştür. Türkiye’de darbeci diktatörlükten başka bir yönetim yeteneğine sahip olunmadığından, her on yılda darbe yapmak normal siyasetmiş gibi topluma empoze ediliyor. Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde bile on yılda bir darbe yapıldığı görülmez. O zaman şu soru doğal olarak akıllara geliyor. Türkiye’de yönetim gücünü elinde bulunduranlar, neden her on yılda muhtıra ve darbeden başka yönetim kültürüne sahip değildir.

Dünyanın ileri ya da geri her devleti çok kötü aşılması kolayca mümkün olmayan içsel, bölgesel ya da dış etkenlerden korunmak için olağanüstü yönetime ihtiyaç duyar. Ve bunu da en kısa sürede sonuçlandıracak çalışmalarla yürütürler. Türkiye darbe yapmak için özellikle iç sorunlarını ve bölgesel bazı durumları bilinçli olarak sürekli kaşıyıp azdırarak, darbe yapmaya her türlü zemini oluşturandır. Bugüne kadar Türkiye’ye dıştan herhangi bir saldırı yapılmadığı halde, sürekli toplumu dış/yabancı düşman korkusuyla (Knesofobi) düşüncesi körleştirilmektedir. Ve iç sorun olarak gösterilerinin hepsi, kolay bir şekilde çözülecek meselelerden ibaret. Buna rağmen Türkiye darbe diktatörlüğünü bırakmak gibi bir düşüncede olmadığına göre, Türkiye’deki egemen güçleri darbeci diktatör kültüre sahip kılan esas nedeni sorgulamak gerekir.

Türkiye’de her zaman yönetime hâkim olan bir avuç askeri ve ticari oligarşinin, devletçilik ve yönetme anlayışına bakıldığında, Orta Çağ’ın talancı geri mentalitenin bir eseridir. Bunun tarihsel örnekleriyse 1030 yılından Büyük Selçuklu, 1075’te Anadolu Selçuklu ve 1299’da Osmanlı’nın devşirmeci askeri talan kültürüne sahip olmasıdır. Askere tapınıp talancılığı tek yaşam kaynağı gören bu her üç devşirme Müslüman Türkik anlayış, ana kültürünü inkâr edip para, mal, mülk ve makamdan başka hiçbir şey düşünmeyen, zekâ ve akıl sorunu yaşayanlardır. Aynı kültür üzerine var olan Türkiye Cumhuriyeti, devşirme İslam mantığını çok fazla aşmak istemdi. İfade edilen varlıklara sahip olmanın yolunu, sürekli saldırı, talan ve yalanla bütçesini dolduran ekonomik anlayış, doğal olarak talancı askeri vesayete tapınma kültürünü geliştirmektedir. Anlaşılacağı üzere her iki Selçuklu ve Osmanlı egemenliğine aldığı halkların kültürünü yozlaştırdığı gibi, sahiplendiği Arap İslam dil ve dinini de aynı akıbete uğratmıştır. Devşirmecilik ve talancılığın bilimsel olarak en ufak kültür değeri bulunmadığından, bu yoz yapıyla yetişenlerin darbeden başka bir yeteneği geliştirmeleri asla mümkün değildir.

Devşirme İslami askeri diktatörlüğe tapınmacılık, Türkiye Devleti’ni kurup yönetenlerin hepsinin kültürel genlerini tamamen dejenerasyona uğratmıştır. Her şeyi askeri mantıkla çözüp yaşamaktan başka bir bilgi, kültür ve düşünce anlayışı bulunmuyor. Örneğin Cumhuriyetçi sözde laik Türkler, esasında İslami ümmetçi ve askere tapınmacılığı, laik, çağdaş ulusal devlet aldatmacasıyla bu geri yapının üstünü sürekli kapatmaktadırlar. Bunun son kullanma tarihi çoktan bittiğinden, artık mızrak çuvala sığmıyor. Sonlarının ne olacağı kaygısına düşen devşirme Osmanlı severler ile sözde çağdaş laikçiler, halkları ezip bitirdiklerinden kullanacakları başka bir malzeme bulamıyorlar. Ve sonuç olarak kendi içlerinde birbirlerine düştüler.

Egoist egemenlikçi bu mantık, düşünce ve gözlerini o kadar kör etmiş ki, her seferinde kullandıkları devşirme İslami askeri vesayeti, yarışırcasına yeniden şahlara çıkarıp hâkim olacakları hayalini kuruyorlar. Fakat gelinen aşamada çok şeyin boylarını aştığının da farkında olup, emperyalistlerin direkt dolaylı desteğini almak için birbirleriyle yarış içindeler. Devlete egemen bu iki devşirme anlayıştan hangisi, uluslararası emperyalistlerin gücünü arkasında bulursa, yeniden bir yüzyıllık düzeni kuracaklar. Tarihten beri yaşana geldiği gibi son sözü söyleyeceklerin, Türkiye’nin isim babaları emperyalistlerin olacağını kendileri bizlerden daha iyi biliyor. Türkiye’de mevcut siyasal, ekonomik ve kültürel karmaşa bu şekildeyken, demokratik açıdan Kürtlerin dışında, buna örgütlü karşı koyacak bir hareket ne yazık ki göremiyoruz. Çünkü sözde laik Türkiye seviciler, iktidar, muhalefet, sendikalar ve sivil toplum kurumlarının hepsi, devşirme İslami askeri diktatörlüğe tapınmacılıkta adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Ve kısa zaman dilimi içerisinde emperyalistlerin direkt ya da dolaylı yönlendirmesiyle, “Anadolu Baharı” adıyla yeni bir darbe gerçekleştirme ihtimali çok yüksek.

104 Emekli Amiralin bildiri yayınlaması, ifade ettiğimiz gibi emperyalistlerin darbe provalarının bir parçası olup, amiraller kendi başlarına bunu yapmış değiller. Asıl organizatörleri NATO ve Türkiye’deki Derin Devlettir. Ancak emperyalistlerin şimdilik kimi desteklediği net belli olmasa da kısa sürede netleşecektir. Yüzyıllık cumhuriyet yönetimi kendi elleriyle oluşturdukları kurum ve kuruluşları dahi işlevsizleştirdiklerinden, düzenlerini devam ettiremiyorlar. Buna bir de bölgesel ve uluslararası gelişmeler eklenince, her zaman olduğu gibi emperyalistlerin yardım ve desteğini alma gayretindeler. Ve cambaz ırkçı anlayışlar bunun adını diplomasi, uluslararası ilişki koyarak, toplumu aldatmakta yüksek marifete sahipler. Türkiye’de söz konusu gerçekler görülmeden, halka boş umutlarda bulunmak, toplumun geleceği ile oynamaktır.

İçi boş sloganik hayalci vaatler yerine, mümkün olan siyasal güç birliği veya ilişkilerin kimlerle nasıl kurulacağı üzerinde düşünerek, gerçekçi politikalar üretilmelidir. Alışıla geldiği gibi basit siyasi, ideolojik ve şovenist sayıklarla bayrak sallayarak bir adım ileri gidilmediği anlaşılmak zorunda. Durum her geçen gün emekçilerin aleyhine işlemekte olup, bugün bir araya gelmeyenler yarın tamamen yok olacaktır. Amiraller bildirisi vb. siyasal hareketlilik, bilinçaltında toplumun zararına olacak çok şeyleri barındırıyor.

Cemal Zöngür

Köşe Yazıları
İlgili Haberler
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Menü
Sohbeti Başlat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?