NASILSIN? …

NASILSIN? …

Affetmek;

Ey sevgili, izin ver ki nefretin, öfkenin, kinin ve savaşın olduğu yerde sevgimi göstereyim. Varsın her yer karanlık olsun. Varsın her yeri karartsınlar. Varsın her yer de çaresizlik kol gezsin. Varsın her yer hüzünle dolup taşsın. Hepsine umut olayım. Hepsine neşe olayım… Ey sevgili, nefes almamın sebebi! Kimseyi değildi teselli etmek derdim. Bir ses, bir yol, bir hareket verebilmekti tüm uğraşım. Bilirim, duyarım çoğu anlamazlar beni. Oysa ben anlıyorum onları… Bildim, anladım, gördüm ve ta en başından beri ruhumla sevdim, sevilmeyi beklemeden. Ne zaman ki kendimi unuttuysam, her seferinde uçurumlarına bıraktım. Affettim seni affedilmeyeceğimi bile bile. Oysa affettikçe affediliriz. Asla unutma ey sevgili…

Seni seviyorum;

“seni seviyorum” demek değildi birinin beni sevmesi. Asla da “seni seviyorum” demeler benim için çok şey ifade etmiyordu. ”sevdiğim” diyenin neyi, nasıl, neden sevdiğiyle ilgilendiriyordum oysa. Gerçek olan ne miydi? “seni seviyorum” diyen, seni sevdiği kadar senin dertlerini, kaygılarını endişelerini, düşüncelerini, ürettiklerini, mücadeleni ve nefes almanı seviyor muydu? Gerçek olan ne miydi? “seni seviyorum” diyenin seni iyi, güzel, doğru, yormadan ve gerçekten sevmesiydi… Gerçek olan ne miydi? Seni motive ediyor muydu, sana moral, enerji veriyor muydu? “seni seviyorum” diyen herkese aldanmayın! “seni seviyorum” diyerek kimseyi aldatmayın!

Kapılar ve pencereler;

Kapılar, pencereler kapandığında, çatıların üstünden önce kırlangıçlar gidecek. Kapılar, pencereler kapandığında, dallardaki kargalar uçup gidecek. Kapılar, pencereler kapandığında, duyamayacaksın turnaların kanat seslerini. Kapılar, pencereler kapandığında, kelebekler konmayacak omuzuna. Kapılar, pencereler kapandığında, kuşlarla, kelebeklerle uyuyamayacaksın artık. Kapılar, pencereler kapandığında, olanı biteni artık anlatamaz olacaksın. Kapılar, pencereler kapandığında, umudunu yitireceksin. Kapılar pencereler kapandığında, başına yıkılacak dünya. Kapılar, pencereler kapandığında, karanlık basacak her yanını. Kapılar, pencereler kapandığında, hüznün saracak duvarları.

Mağripli (kara çocuk)’nin hayatı;

Adı Hasan Hüseyin idi… dünya vatandaşıydı. Bir zamanlar şurada çalışırdı, bir zamanlar da burada işsizdi yıllardır… Marx’a “mağripli” derlerdi, ona da “kara çocuk” derlerdi ve tıpkı Marx gibi “kara çocuk” diye tanınırdı. Ne bir caminin, ne bir kilisenin, ne de bir havranın yanı başında dükkânı, mükkanı yoktu ki adresini tarif etselerdi. Özellikle çocuklar ve yaşlılar tarafından sevilir, sayılır, hürmet edilirdi. Aşkları mı, onu da onlar yazsın. Malum sabah erkenden açacağı bir dükkânı olmadığından ki hayatı boyunca süren bir telaşı da olmamıştı. Onun tek telaşı devrim ve sosyalizmdi. Kim ona selam verse de vermese de o herkesten önce davranır, önüne geleni selamlardı. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi. Yaşı mı, yaşını kendi bile hiçbir zaman hesaplayamamıştı. Onca yüksek matematik bilmesine rağmen… Hiçbir zaman, hiçbir dinin mensubu olmamıştı, kimsenin de ne inancına, ne ibadetine karışmamıştı. Marx’tan aldığı terbiyedendi, “din özel bir meseledir tartışmaya gerek yok, din halkın acılarını dindirdiği afyonudur” der geçerdi. Pek çok kere ölüp, ölüp dirildi. Bundan olacak ki ne zaman yaşadığını, ne kadar yaşadığını ne de öldüğünü, ne kendisi ne de kimseler pek fazla bilmezdi… Kimine ve kendine göre bin yıllardır yaşıyordu ve bu beşinci ve son yaşamıydı. Kimine ve kendine göre geçen yüzyılda 93’de öldü, bir ara dirildiyse de 99’da yeniden öldü, kimine ve kendine göre bu yüzyılda 2013’ün 31 Mayıs’ında yeniden doğdu. Tam 2014’de öldüğü sanılırken, 2015’in 6 Nisan’ında yeniden doğduğu düşünüldüyse de 2017’nin 17 Ekim’inde ölmüştü… Kimileri ve kendisi belki de üzülmüşlerdi bu duruma… Sevenleri son görevlerini yapmasın diye, ölüm haberi duyurulmadı ve öyle anons, manos da yapılmadı bir yerlerden
Hiçbir camiden, kiliseden, havradan “Hasan Hüseyin vefat etmiştir, cenazesi falanca saat, filanca mezarlıktan defnedilecektir.” diye bir metin okunmayacaktı… Çünkü tüm organlarını daha geçen yüzyıl 92’de “işe yarayan organlarımı alın, kalanını da kadavra olarak tıp fakültesi öğrencilerinin eğitimine verin” diye bağışlamıştı. Hepsi bu…

Gece, gündüz ve insan;

İnsan ve gece nedir, insan gece ilişkisi nedir? İnsan ve gündüz nedir, insan gündüz ilişkisi nedir? İnsan geceyle savaşır mı, savaşın yeneni kim olur? Diyelim ki geceyi yendi insan ödülü ne olacak, bir adet gündüz mü? İnsanı kim geceye düşman eder ve neden ödül gündüz olsun? Oysa geceyle savaşmayan gündüzü de ödül saymayan olmalıdır insan. Gecen de gündüzünde güzel olsun ey güzel insan!

Duyan beni;

Nasıl severim bilir misin? …Hasan Sabbah’ı, Hallacı Mansur’u sonra mı Seyyid Nesimi’yi, Baba İlyas’ı, Baba İshak’ı ve Bedreddin’i, Pir Sultan’ı… hem yazar kalemim hem de çizer. Duyan beni? Bu öyle bir aşktır ki yüzyıllara bedeldir hele bir bilsen. Ben onları nasıl seversem, onlar da beni öyle severler. Her birini o barikat senin, bu hücre benim kızıl sancaklarını taşıdım. Kiraz ağaçlarından güle güle ölümlere daldım. Duyan beni? Ne çok isterdim bilmeni. Ne yoldaş bildiğimizi yıktık ne de kendimizi. Üstümüzde başımızda olmasa da yediğimiz içtiğimiz şuncağız olsa da bir elimizde taşımız, bir elimizde kızıl sancağımız içimizde içerde, dışımızda dışarda doğduk doğalı. Kimi zaman öğrenci, kimi zaman işçi, kimi zaman işsizken susmayı, durmayı asla bilemeden hırsızlara, katillere karşı birleştiren, yüzlerine tükürmekle kalmadık sömürgecilere, rantçılara, faizcilere, özel mülkiyetçilere karşı diren “nerede olursan ol” diyenlerden olduk. Duyan beni? Ne dişin kalacak ne de tırnağın, ne umudun kalacak ne de sevdan, rüyalarında bile göremeyeceksin her yanını hüsran saracak. Tek bir nefese muhtaç bırakacak en sevdiğin, gör bak nasıl seslenecekler her biri bir yanından. Yine yeniden yaratılacaksın onların fısıltılarıyla. Vazgeçmeyeceksin Marx, Engels, Lenin, Stalin’nin, … Hiç birinden. “bu aşk, bu sevda, bu özlem, …” kaç bin yıllık diye haykıracak, gözlerinin içine bakacak, avaz avaz bağıracaklar. Bedeninin her hücresinde, ruhunun her zerresinde. Suphilerin, Hüseyin, Deniz, Yusufların, Mahirlerin, İboların ve Mazlumların, … “devrim ve sosyalizm için umudumuz sende” deyişleri. Duyan beni? Öyle bir fırtına ol ki gök adeta yırtılsın, göğün sesinden çok senin sesin dünyanın her yerinden duyulsun ve her milim toprağa, suya, dağa, taşa, ormana yağmur, kar olup yağ ki kızıl sancağı hainlerin, fırsatçıların, fesatların, kahpelerin, sömürgecilerin kalelerine, saraylarına dikesin, tüm dünya tam bir kızıl gün olana dek
Duyan beni?

Nasılsın

İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime,
Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar…
Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime,
Ardında taş duvarların her kaldığım zaman,
Ne arayan beni, ne soran…

Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu…
Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın.
İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli
Nasılsın?…
Nazım Hikmet

H.H.B.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Menü
Sohbeti Başlat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?