Nostalji: Özlüyoruz bir şeyleri…

Nostalji: Özlüyoruz bir şeyleri…

Ayşen Şahin

Pazarlama alanında birçok araştırmada “nostalji” dikkat çekiyor. Müzik uygulamasında en çok dinlenen albümler, fotoğraf uygulamalarında siyah-beyazlar, sepialar, sinemada yakın geçmişe dair filmler… Bir şeyleri özlüyoruz demek ki.

Nostaljinin etimolojisine bakalım: Yunanca “nostos” (Geri dönmek, eve dönmek) ve “algos” (acı) kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Aslında geçmişe dönmenin acı vermesi gibi hüzünlü bir anlamı var ama nostalji bizi mutlu eder gibi de oluyor.

Svetlana Boym, “The Future of Nostalgia” kitabında

“Artık var olmayan ya da asla var olmamış bir yuvaya özlemdir” diye tarif ediyor ve “Özlem evrensel olabilir ama nostalji bölücüdür” diyor.

Nostalji en çok kokularla tetikleniyormuş bir de objelerle.

Anneanne-babaanne kekine benzer bir koku duyduğumuzda istemsizce durup geldiği yeri bulmaya çalışmamız, bir pastaneyse direkt içeri dalmamız ya da çocukluğumuzdaki Bambi desenli el havlusundan gördüğümüzde yüzümüze bir gülümseme yayılması bundan.

O anlık heyecan ve gülümsemeye bir de burukluk karışır her seferinde. İşte o “Artık var olmayan yuva”nın acısı. Algos.

Svetlana’nın nostalji bölücüdür dediği, insanlar gibi toplumların da birbirinden farklı “Artık var olmayan yuva”lara sahip olması.

Bazen de toplum öyle bir nostaljide birleşir ki o döneme şahit olmayan bile bir zamanlar o yuvada aynı şeyleri yaşamışçasına buruk bir gülümsemeyi tadar.

Bir zamanların kravatsız çıkılmayan Beyoğlu’yu, saten eldivenli hanımefendilerini, Maksim Gazinosu sahnesinde bir assolisti, İzmir Kordon’da denize girenleri, Rumeli Hisarı’nda açık hava tiyatrosu oyuncularını, bir zamanlar ülkenin üç tarafını kaplayan halk plajlarında yüksek bel mayolu kadınları, erkekleri, uzun meyhane masasında şiirlerini ezbere bildiğimiz şairleri, köy enstitüsünün sergilediği bir klasik müzik konserinin dinleyicilerini ve nice inceliği eski fotoğraflarda gördüğümüzde bir ah çekmemiz de bu yüzden.

Son yıllarda o burukluğu sayısız kere hissettim.

Küçüktüm, babam memurdu. Bir özel araç, onları evlerden alıp daireye götürürdü.

Siyahtı, sedandı, çok güzeldi.

Okulum, yolu üzerindeydi. Ama biraz kırıklığım, hastalığım olmadan araçla bırakmazdı. Herkese ayıp olurmuş. Olurdu haklıydı.

Hava atmak gibi olurdu arkadaşlarıma, ayıptı. İşyerini suistimal gibi olurdu, ayıptı.

Mesai arkadaşlarıyla pikniklere gittiğimizde fark ederdim. O aracı kullanan şoför abinin durumu bizden iyiydi. Babama sorduğumda “O memur değil işçi, iyi de bir sendikaları var. Benden iyi kazanıyor” derdi.

O aklımla, büyüyünce işçi olmak isterdim. Şimdi o eski araca ne zaman denk gelsem, işçi olunca rahat edeceğimi düşünen çocuk aklıma burulurum.

Hatta ne zaman bir haber okusam “X milyona kurşun geçirmez makam aracı” diye, aklıma o sıradan, memurların da senetle alabildiği makam arabası gelir. Artık var olmayan bir ahlaka özlem.

Yazları güneşte yanıp da beyaz sabun kokulu bir çarşafta serinlemeye çalışsam, aklıma çocukluğumun yaz kampları gelir, hepsi devletindi, bizlere jestti.

Deniz gören kafeteryasında anne-babalar birasını yudumlayıp kağıt, tavla, satranç oynar. Yemekler yemekhanede yenir, pişirme derdi olmaz, doya doya denize girilir, her yaz yeni arkadaşlar edinilir, zengin hissedilir, çocuklara kızılmaz, yatma saatlerine uyulmaz, pinpon sesi yankılanır, geceleri diskosunda dans edilir.

Tatil, herkese bir haktı.

Şimdi insan o güzelim sahillerdeki kocaman otellerin gecelik ücretlerini görünce de beyaz sabun kokusunu duyunca da buruluyor.

Bazen bir sürü koku tesadüfün iğne deliği misali birleşir: Rutubet, yanık lastik, eski kitap ve kumaş. Bunların birleşimi bana Londra metrosunu hatırlatır.

18 yaşımda gördüğüm, bindiğim ilk metro dünyanın en büyük metrolarından biriydi. Yolumu bulmak zafer hissi verirdi her seferinde.

Evden ilk ayrı kalışım, ilk yevmiyem, ilk büyük cesaretim, bilmediğim bir ülkede hayatta kalma çabası.

Bazen de bir cümleyle burnumda tüter o metronun kokusu: “Yurt dışına gideyim, gezeyim, vatandaşın öyle bir derdi yok.”

Bir memurun, dil öğrensin diye çocuğunu yurt dışına gönderebildiği günleri anmanın burukluğu.

Bir zamanlar fabrikada çalışıyordum. Yemekhanesi kimyasal temizlik malzemesiyle karışık yanık yağ kokardı. Bulaşıkçıların derileri soyulurdu o kimyasaldan.

Haftada bir zehirlenirdik, tuvaletler izdiham olurdu. Uzun da kalamazsın, işi kaytarma olur. Bu sefer akşam eve gidemezsin iş uzar. Günde 15-16 saat bazen, bazen 6 bazen 7 gün. İşçiler sendikalı olmaya çalışır, ellişer yüzer atarlar işten. Kalanlar üretim dursun diye malzemeleri yok eder. Üretim durunca bizi sabaha karşı da olsa aldırırlar evden, kalk gel yeniden planla diye. Geliriz. Yakınmayız. İşçiler haklı. Madem sendika yok, dursun o zaman üretim, ziyan olsun malzemeler. Olacak gibi sendika işi böyle böyle.

Zaten her yerde rüzgar dönmüş işçiden.

Şimdi ellere döktüğümüz dezenfektan ile evlerden bir yanık yağ kokusu sokakta karışınca, elle tutulacak kadar yakın sandığımız zaferlerin cefalı kokusu gibi, oluyor nostalji.

İnce işçilikli yüzyıllık binalarda, ledli tabelalar ardında köşesi görünen mimarın imzasıyla, çocukluğumuzun geçtiği sokaklarda yükselen dışı cam kaplı plazalar, Fransız balkonu diye kaktırılmış parlak krom demirli, birbirinin aynısı binalar arasında ufacık bir dal bile olsa önümüze çıkan hanımeli, erguvan ya da saklanmış bir ıhlamur ağacıyla, albümdeki eski bir fotoğrafta ayakları Dicle’nin serin sularına sokmuş kameraya gülerkenki gençlik fotoğrafında arkada yükselen Hasankeyf’le nostaljiye kapılmak…

Her gün önünden geçip artık kafayı kaldırıp bakmadığımız o inşaatın yerindeki eski AKM’yi, eski bir kitap içinden çıkan bilette görmek, bir eski aşkı anarken o ilk gidilen filmin Emek’te olduğunu hatırlamak, devlet televizyonu arşivinden bir kesite bakarken Tandoğan’daki yüz binlerce emekçinin arasında tanıdıkları seçmek, bir akraba gümüşlüğünde anne ve babanın vals yaparken fotoğrafına denk gelmek, hep nostaljiyi tetikliyor.

Bildiğimiz ya da yaşadığımızı zannettiğimiz eski günlerin estetiğini, saygısını, güzelliğini, umutvarlığını özlüyoruz, çocukluğumuzdaki kirlenmemişliği.

Biz, datamızı alıp kampanyalarda üzerimize çalışacaklar diye değil, ilkokul arkadaşlarımızı bulmak için açmıştık o Facebook hesaplarını.

Bizden çok şey çaldılar. Geçmişi hep buruk bir özlemle ve gülümseyerek anıyoruz.

Artık sevdiklerimizin var olmadığını bilerek.

Öte yandan gelecekte yaşayacağımız nostalji hissi de gitti elimizden, gülümseyerek anacak ve özlenecek şey kalmıyor bugünlerden.

Sevdiklerimize sahip çıkalım. Müzemize, surlarımıza, tiyatromuza, şakamıza, yaz günü içilen akşamüstü birası keyfimize, özgürlüğümüze, haklarımıza, seyahatlerimize, kıdem tazminatımıza, hayallerimize, birbirimize.

En çok da umudumuza. Bir zamanlar gözlerimizden taşan, şimdi eski resimlerde gördükçe gözlerimizi dolduran.

İleride nostaljisine kapılacak güzel günlere ihtiyacımız var.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?