İlkel kabile, kötücül toplum ve kavgae

İlkel kabile, kötücül toplum ve kavga

Ayşen Şahin
@temcikterelelli

aysen.sahin@mbsays.com

Ayşen Şahin

Kötülüğün arşa vardığı günlerde, dillerin en çok söylediği cümle bu.

Toplumlar geriye gider mi?

Gidiyor.

Medeniyet, ahlak, bilim, sanat, kültür her şey geriye gidebiliyor.

İran var önümüzde, bir zamanlar bilimiyle, sanatıyla, tarihiyle, kültürüyle göz kamaştıran medeniyet şimdilerde 80 milyonluk nüfusun 35 milyonunun salgından etkilenmesini beklediği açıklaması yapıyor.

Afganistan var mesela, 1960’larda aşı araştırma merkezinde kadın hekimlerin deneyler yaptığı ülkede, şu an doğan her 4 çocuktan biri 5 yaşını göremeden ölüyor. Evlerin yüzde 20’sinde elektrik yok, gaz yağı ile aydınlanmaya çalışılıyor.

Dünyada geriye giden medeniyetlere baktığımızda din temelli çatışmaların ve rejimin din temeline dayanmasının etkileri kocaman bir “yazık” olarak ortada duruyor.

Arkeolog Robert B. Edgerton, Hasta Toplumlar kitabında ilkel toplumları anlatıyor. Arkeologların bir araştırmayı tamamlamak için ilkel kabilelerle uzun yıllar geçirdiğini ve bu durumun tezlerindeki objektifliği etkilediğini, toplumun ilkel kalmasının kendi kötücüllüklerinden olduğunu kabullenmekte zorlandıklarını savunuyor.

Toplum gelişme göstermek istemeyebiliyor diyor, tekniği geliştirmeyi, hayatı kolaylaştırmayı, daha iyi, sağlıklı ve huzurlu bir yaşamı umursamayabiliyor…

Aileye yemek bulmak için ormana gönderilen birinin dönmemesini “Kaplanlar yemiştir” diye kahkahalarla anlatan toplumdaki kötülük, tarımı, hayvancılığı, sosyal ilişkileri geliştirmenin önündeki engel oluyor.

İlkel toplum kötücülse gelişmiyor da gelişmiş toplum zaman içinde kötücülleşiyor mu?

Oluyor.

Ölümü bile mazur göstereceği bir “mübah” bulunca kötücülleşiyor.

‘Ama’larla şiddet aklanıyor, bu dünyanın adaleti olası öteki dünyaya havale ediliyor, her şey nasip, her şey kısmet, her şey kader, her şey fıtrat, hayatın gidişatı insanın elinden alınıyor.

Bazı kesimlere bazı roller biçiliyor, kutsiyet ile kavramlar tabulaştırılıyor, sorgudan muaf addediliyor.

Toplumsal cinsiyet rolleri gibi. Kadına öyle bir rol biçiliyor ki her öldürülen kadından sonra “su testisi su yolunda” yazabilen zatlar oluyor.

Tüm ezberleri bir kenara bırakıp bir düşünelim. Ki insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir bilirsiniz, düşünmeliyiz.

Bir piknik alanı düşünün. Mangallar yanmış, örtüler serilmiş, radyolar açılmış.

Bir kadın, üstü tamamen çıplak, altında bir eşofman, çömelmiş mangal yelliyor, arkasında kıçının çatalı görünüyor. Kimse bundan rahatsızlık duymuyor.

Yanında bir adam, eşi. El ve ayak bileklerine uzanan bir elbise giymiş. Elbise altında tüm tüyleri alınmış, vücudu pırıl pırıl. Böylesi daha temiz, daha estetik. Sadece eşi görecek olsa bile.

Adam fiziksel olarak güçlü diye eşya taşıyor, ama kadının yönlendirmesiyle:

“Getir şu bagajdan soğutucuyu, etleri de al gel. Yaptın mı salatayı? Ateş oldu bak atıyorum etleri, gecikmesin salata da…”

O sırada oğlan domatesleri doğrarken, kız çocuğu bir şut çekiyor, top mangalı teğet geçiyor.

Kadın önce kendi kızına sövüyor sonra adama: “Bi sahip çıkamadın şuna ha!”

Sonra kadının gözü, yandaki genç erkeklere kayıyor, omuzlarını dikleştiriyor ki göğüsleri diri görünsün.

Eşi fark ediyor bunu, alınmaktan başka şey yapamıyor. Akşama da biraz naz yapar yatakta, çok da yapamaz sonra ağzını burnunu kırar aman aman. Kadındır, fıtratında var diyor kendine, gözü kayıyor demek ki. Oğlanlar da fingirdeyip dikkat çekmeselerdi.

Sinek kadar karın olsun, başında dursun diye bazen bazı şeyleri görmezden geleceksin, öyle öğretmişler.

Nedir bu senaryoyu abes kılan? Neyin kanunu, kuralı?

Hepsi bir ezberden ibaret değil mi? Neden kadın bedeni metalaşır, tabulaşır da erkeğin çıplaklığının bahsi olmaz?

Neden kadın arzu uyandırmamakla mükelleftir de şehvet bir erkeğin rütbesi sayılır?

Restoran şeflerinin çoğunluğu erkekken evde yemek neden kadının işidir? Madem erkek fiziksel olarak güçlüdür neden çocuğu kucak yaşı geçene kadar anası taşır?

Madem fiziksel olarak erkek daha dayanıklıdır, ikisi de çalışan çiftlerde neden yorgun argın işten eve gelince mutfakta çalışmak ve hafta sonu ev temizliği, ütü, çamaşır kadına kalır?

Erkek cesaretlidir madem de neden yüksek katların camlarını, pervaza çıkan kadınlar siler?

Asgari ücretle açlık sınırında bir aileyi doyurmayı kadın başarır da neden para erkeğin eline sayılır?

Bir ülkede cinsellik bunca tabu olup da iki kişinin bildiği bir bekaret nasıl sülalelere dert olur?

Fırsat eşitliği, kendi bedenimizin sorumluluğu, hayatın iplerinin elimizde olması kavgası sürerken siyasal İslam’ın geldiği konumla birlikte kendimizi sadece hayatta kalma derdinde bulduk.

Sadece geceleri ıssız sokaklarda değil bindiğimiz takside, dolmuşta, evde yalnızken kapı çaldığında, bakkalla dükkanda yalnız kaldığımızda, bir ilk randevuda ya da evliliğin bilmem kaçıncı yılında kendi salonumuzda tedirgin, tetikte yaşar olduk.

Herkes bize bir hayat dayatmakta serbest kaldı da biz kendi hayatımızı dayatmak için ölümü göğüslemek zorunda kaldık.

Toplum kötücülleşti çünkü bu iktidar tüm suçları mübahla akladı. En son bir kadın vekil, gitti kadının adını kendi partisine zimmetlemeye kalktı.

Her kadın cinayetinden sonra, vicdan yoksunları maktulün yaşamını sorgular. Oysa bir cinayetin sadece tek bir açıklaması olabilir: Meşru müdafaa.

Bir insan ancak hayatta kalmak için öldürmek zorunda kalırsa bu durum açıklanabilir, gerisi tamamen vahşettir.

Çoğu erkeğin aklına, ses getiren kadın cinayetleri sonrası kadınların hakkını teslim etmek gelir. Biraz bekleyince de bu fikir hızla akıllarından çıkıverir.

Sosyal medyada öldürülen kadınlar için taziye yayınlayan erkeklerin birçoğunun geçmişinde manen, fiziken, madden yaraladığı bir kadın vardır.

Bilsinler ki söz uçar, şiddetin izi kalır, kadınlar arasında duyulur, yayılır.

Kadının fıtratına, işlerine gelen özellikler yazarlar: Duygusaldır, hassastır, zayıftır, muhtaçtır.

Tarih ise başka yazar kadının fıtratını: İnatçıdır, çok odaklıdır, kendini hızlı yeniler, sebatkardır.

Öldürülen kadınların hikayelerine bakın, çoğu sonuna kadar hayatta kalmak için mücadele etmiş, tüm hukuki yolları denemiştir.

Kimisi, bu kötücül topluma rağmen güvenmekten vazgeçmedikleri için, karşı cinse güveni yüzünden canından olmuştur.

İşsizlik istatistikleri evdeki erkekleri sayarken, evdeki kadın kayıt dışı işlerde çalışıp aileyi hayatta tutmuştur.

Bugün hakir görünen birçok meslek var, kafelerde fal bakılması, merdiven silinmesi, ev temizliği, bulaşıkçılık, vestiyer, çaycılık.

Buralarda çalışan kadınlara bir sorun hikayelerini. Çoğu erken evlendirilmiş, eğitimi yarım bıraktırılmış, şiddet tehdidine rağmen, sosyal yaşamda dışlanmasına rağmen ayrılmayı başarmış, çocukları için hayata tutunmuş, yaptığı işle gurur duyanlardır ki o gurur haklarıdır.

Kadın, zorluklar karşısında hayatta kalmayı sonuna kadar dener.

İlkel kabilelerden bahsetmiştik. Gelişim gösteren nadir örneklerden biri: Kenya’da, Pokotların merkezden uzak bir köyünde yaşanıyor. Kadına şiddetin, çok eşliliğin erkekte mazur görüldüğü bu ilkel kabilede kadınların “Biz erkekleri yönetemeyiz, sadece onlardan nefret ederiz” çıkarımı vardı. Eşitlik asla olmadığı gibi cinsiyetler arasında bir sevgi söz konusu değildi. Bu köydeki Pokot kadınlar, zaman içinde gelenekleri esnetmeye başladılar. Karısına şiddet uygulayan erkeği, tüm köy kadınlarının utandırması, geleneklerinde kabul ediliyordu. (Tıpkı şimdilerde sosyal medyada yaptığımız gibi)

Erkeği önce toplu hakaretle utandırdılar (adetlerinde sadece bu vardı) sonra tüm kabile kadınlarının cinsel organlarını adama göstermesiyle aşağıladılar (bir tabu yıkıldı), üzerine pislediler ve şiddete uğrayan kadın, adam için gözyaşı dökene kadar cezalandırılmasına izin verilmesi noktasına kadar geleneği genişlettiler. Buna “kadının timsah gözyaşı” diyorlardı.

Şiddet gören kadınların çoğu, o göz yaşını asla dökmedi. Kadınlar da cezayı kesmedi. Topluma tek eşlilik geldi, kadına şiddet azaldı. Merkez bölgedeki diğer Pokotlar ise hâlâ kadın sünnetine karşı direniyorlar, orada toplum hâlâ çok ataerkil. Bu örnekte de olduğu gibi yerelde örgütlenmek ve başarmak daha hızlı, daha rahat.

Devlet, ayrım yapmadan her vatandaşını eşit şekilde korumak zorunda.

Korumayacaksa da pes eden kadın olmayacaktır. Bu hayat memat meselesi zira.

Ne inadından sual olunur kadın mücadelesinin ne cesaretinden.

800 haftayı geride bırakan Cumartesi Anneleri, sebatkarlığın ispatıdır.

Yasaklı meydanları yıllardır on binlerle zorlayan kadınlardır, davaların peşini bırakmayan da yeni bir yaşam kurmakta hemcinslerine el veren de hesap sormaktan vazgeçmeyecek olan da.

Bıçak kemiğe dayandı.

Kadın mücadelesini yanına almayan hiçbir siyasi hareket artık başarılı olmayacaktır.

Bu, iktidarın yaptığı gibi eril dili, ataerkilliği fondötenlemek için kadın figüran kullanmak değil, bu kavgada kadınların yanında olmaktır.

Yanımızda duran kazansın, karşımızda kalan kaybetsin, bir gaza varsa bizim de attığımız her adım özsavunma sayılsın, hayatı savunuyoruz.

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Not: Bugün 17.00’de Abbasağa’da İstanbul Sözleşmesi’ne saldırı karşısında haklarımız ve hayatlarımız için buluşuyoruz.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?