Çalışılmış cahillik postu giymek

Çalışılmış cahillik postu giymek

Ayşen ŞAHİN

aysen.sahin@mbsays.com

Gün geçmiyor ki adını hiç duymadığımız, isminin önünde birtakım titrler yazan biri, çıkıp ekranlara, ortaya bir bomba bırakmasın.

Bu iktidarın yöntemlerinden birisi bu:

“Bir mevzuyu en uç konuya çekecek ve tüm tepkileri üzerine toplayacak bir piyonu piyasaya sal. Bırak millet tüm tepkisini ortaya kussun. Artık konu bir kez dile getirilmiş olur. Yani ölümü bu göstersin, biz sonra sıtmaya razı ederiz.”

Uzun yıllardır farklı köşelerinden tutup, ısıtıp ısıtıp masaya koydukları bir konu var: Kadınları eve hapsetmek, hayatın içinden çekmek.

Gün geldi kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek denildi, kadınlar çalıştığı için erkekler iş bulamıyor denildi. Hamile kadının sokağa çıkması ayıp dendi, kadının kahkaha atması iffetsizlik oldu. Kadın mı kız mı bilememler, bir kadın olarak sen suslar kürsülerde uçuştu.

Şimdi de erken yaşta evlilik mağdurları diye bir başlık açtılar, istismarcıları affetmenin yolunu arıyorlar. İcabında, o yaşta evliliğin en normali olduğunu savunacak kadar bu işe kafayı koydular.

Bu hafta televizyonda isminin önünde profesör ibaresi olan Muttalip Kutluk Özgüven’in saçmalaması gündeme damga vurdu.

“Süperman diye bir şey yok hayal kahramanı ama, süper kadın diye bir ırk var. Ve bu da 13-16 yaş arasında, istediğiniz doktora sorun. 12-17 de olur. Çok muazzam rejenerasyon kabiliyeti var, vücudu mükemmel falan. Bu yaş ilk çocuğu doğurmak için ideal bir yaş olarak belirlenmiş” diyor.

İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atın ve asla çıkarmayın, hatta lafı geçmesin diye Anayasa’ya homoseksüellik aleyhine bir madde eklenmeli, toplumun temeli kadınla erkeğin yaptığı evlilik sözleşmesidir yazılmalı diyor.

Kimdir bu kişi?

Hangi sıfatla bir kanalda çocuğun bedensel özelliklerinden, Anayasa hukukundan bahsedebilmektedir?

Öz geçmişine baktığımızda Bilkent Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği okumuş. Manchester Üniversitesinde bilgisayar çevirisi yüksek lisansı yapmış, İstanbul Üniversitesinde Elektronik Medya Yönetimi doktorasını tamamlamış. Muttalip ön adını, profesör titri döneminde kullanmaya başlamış. Öncesinde sadece Kutluk Özgüven olarak anılıyor. Twitter profilindeki ‘bio’sunda “Müslüman Türk” yazıyor.

Aslında bilgisayar mühendisliği, yapay zeka vb. konularında fikrine danışılabilecek bir akademisyen olabilecekken, ilgi ve bilgi alanının tamamen dışındaki bir konuda, Anayasa’nın kaç maddeden oluştuğunu dahi bilmeden ve hiçbir tıp eğitimi olmadan afaki, hamasi cümlelerle gündemi değiştirebiliyor.

Prof. titrinin bizi ne ilk ne de son şaşırtışı oldu.

Bu akıma “Çıkarlar doğrultusunda, çalışılmış cahillik postu giymek” diyebiliriz.

Bu televizyon kanalları muhalif kesimin evlerinde açılmıyor, muhalefet de bu kanalların girdiği evlere başka kanallardan giremiyor. Milyonlarca insan bu yayınlara maruz kalıyor.

Yapılan konuşmada ne data ne teyitli bilimsel veri var, kişisel bir sapkın düşüncenin teşhiri. Bunu anlatabilmek için belki de rolleri değiştirmek gerek.

Düşünün bir televizyon kanalında 4 kadın oturmuş, herkesin unvanında profesör vs. yazıyor.

Biri diyor ki: “Aslında erkeklerin en güzel çağı 12-17 arası. Bedenleri sağlıklı, güçlü. Libidoları ergenlik yüzünden tavan yapmış durumda. Biz ne yapıyoruz? Bunlara çocuk diyerek üremelerinin önüne geçiyoruz. Oysa poposu sarkmış bir adamla evleneceğine, her 30-40 yaşlarındaki kadın, 13-17 hadi genişletip 12-18 yaş diyelim böyle daha tüyleri bitmemiş çocuklarla evlenebilseler, yatak odalarındaki o coşku herkese yansımaz mı? Hepimiz için daha verimli olmaz mı?”

Sapıklık değil mi bu? Bunu bir kadın söyleyince ne kadar aşağılık duruyorsa bir erkek için de o kadar aşağılık, sapkın duruyor.

Sosyal medya üzerinde bir kesim, bu tarz içerikleri paylaşıp kişiyi ve saçmalıklarını gereksiz yere gündem yapmamayı öneriyor.

Bense topyekün bunun karşısında durmanın ancak bunu sürekli yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

İstanbul Aydın Üniversitesi bu kişiyi kınadı ve soruşturma açtığını duyurdu.

Bu duyuruyla konu öğrencilere, velilere ve akademik camiaya da ulaşmış oldu.

Yerini garantilememiş olsa böyle kendini ortaya atmazdı diyeceksiniz. Şüphesiz ki bu çıkışı başka bir alandaki kariyer sıçraması ile ödüllendirilecek belki bir devlet üniversitesine rektör atanacaktır.

İşte burada hep oltaya geldiğimizi düşünüyorum.

İlk itirazda eteğimizdeki tüm taşları döküyoruz. Takipçisi olmuyoruz.

Bundan sonra bu olayın bu kişinin peşinin bırakılmaması gerekir. Her olayda böyle gerekir.

RTÜK Başkanı kalkıp “50 kişiyi götürürüz” diyen Sevda Noyan’a sahip çıkmış.

“Al işte böyle olacağı belliydi” demek değil çözüm. O halde Sevda Noyan kadar RTÜK Başkanı da sorumludur.

Kendisi de tepkilerin hedefine girmek istiyorsa o da bedelini ödemelidir.

Yıldırana, bıktırana kadar takipçisi olmak gerekir. Hiçbir kanal artık görüşlerine yer vermeye cesaret edemeyene kadar kanal telefonlarını kilitlemek, kanal yöneticilerini, çalıştıkları kurumu e-postalara boğmak gerekir. Bunlar çok kolay yöntemlerdir, demokratik hak arayışlarıdır ve Anayasa’ya göre Türkiye halen demokratik bir ülkedir. Elimizin yettiği her yerden bunu dayatmak hakkımızdır. Ön kabulle, demokrasi zaten yok deyip ipin ucunu salamayız.

Öte yandan gelelim evlilik meselesine. Neden bu iktidar evliliği ve aile birliğini korumaya kafayı taktı? Ne işe yarar bizim gibi toplumlarda evlilik?

Kız çocuklarını gelinlik hayaliyle büyütürsün, en büyük meziyetleri iyi bir eş olmaktır. Kadın evin süsüdür denilir, bir kadının en büyük kariyeri anneliktir denilir, aile bölünmez bir bütündür denir, kutsallaştırılır. Böylece kadın; eğitimden, bilimden, sanattan, hayattan elini eteğini çeker, evinin kadını olur.

Kol kırılır yen içinde kalır. Ortadan kaldıramadığın kadına şiddeti, ailenin kutsaliyeti arkasına saklamış ve görünmez kılmış olursun.

Türkiye’de insanlar neden evlenir? Şanslı bir azınlık, ömrünün geri kalanını birlikte geçirmek istediği insanı bulduğu ve aşık olduğu için. (Ki neden buna bir devlet imzası gerekir? Küçük illerin otellerinde aynı odada konaklamak için evlilik cüzdanı şart koşulduğu için mi?)

Geriye kalanlar: Toplumun evde kaldın baskısına göğüs geremediği için, sosyal yaşamda dışlanmamak için, ekonomik özgürlüğü olmadığı için, bir evi tek maaş döndüremediği için, bir ev kredisine girebilmek için iki maaşa ihtiyaç olduğu için, büyükleri öyle uygun gördüğü için.

Devletin tüm borazanlarından övdüğü ve kutsadığı evliliğin, bizim bildiğimiz aşkla bir ilgisi yok. İki kişinin bir arada çekirdek bir toplum yapısı oluşturması övülüyor olsaydı, dayanışmanın en küçük halkasından bahsediyor olsaydık, aşık olduğumuz insanla aynı evi paylaşıyor olmamızın üzerinde “zina, fuhuş” gibi devlet tehditleri de savrulmazdı.

15 dakikada kurulan evlilik kurumunu zorda kalan kadın bazen 15 senede yıkamıyor.

O zorla kurdurulmuş, uygun görüldüğü için kıyılmış nikahlardan sonra mutsuz anneler, öfkeli babalarla diyalogsuz evlerde sevgiyi bilmeyen nesiller yetişiyor.

Aile kutsanıp içindeki şiddetin üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Kadınlardan geriye cevapsız koruma talebi dilekçeleri kalıyor.

Şiddeti, kadının patlamış gözünde, açılmış kaşında, kesilen boğazında bile göremeyen bu iktidara, bir evlilik cüzdanı ile nice tecavüzü yasallaştırdığını anlatmaya çalışıyoruz.

IŞİD’in hücre evinden kurtarılan Êzidî bir kadın vardı hatırlar mısınız? 14 yaşında kaçırılıp tecavüze uğruyor. Ağabeyi sürekli kardeşinin izini sürüp en sonunda Ankara Keçiören’de bir evde buluyor. Emniyete, Irak Büyükelçiliğine her yere başvurusunu yapıyor. Ve uğradığı tecavüzlerden bir çocuk doğurmuş, artık 18’ine gelmiş esir kardeşini kurtarmayı başarıyor. Kadının adı Ayşe. Ülkesine dönmeden önce uzun süre düşünüyor. Ve bebeğini sosyal hizmetler yetkililerine teslim ediyor.

“Onunla bir bağım var ama ona baktıkça korkunç şeyler hatırlıyorum, buna dayanamam” demişti gitmeden önce.

Sizce Türkiye’de doğan kaç çocuk aile içinde yaşanan tecavüzlerden meydana gelmiştir? Kaç anne, evladının yüzüne baktığında simasında ona tecavüz eden adamın genlerini görmemeye çalışıyordur?

Böyle bir aile yapısı kutsanabilir mi? En az 3 çocuk yapın değil, mutlu edebilecekseniz, bir gelecek verebilecekseniz çocuk yapın, illa evlenin değil, insanlara güvenmeye ve sevmeye çalışın demek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne daha uygun olmaz mı?

Aynı Muttalip, İstanbul Sözleşmesi’ni bir daha çıkarmamak üzere çöpe atın diyor.

Bu sözleşme karşısında duran herkes, bir kadına saplanan bıçağın sapına, sıkılan kurşunda tetiğe değmiş sayılmalı.

Şöyle bir örnek vereyim:

Salgın başladığında Siyaset Bilimcisi Yascha Mounk’un The Atlantic’te bir yazısı yayımlandı. İnsanların neden ve nasıl hâlâ dışarıda gezebildiğini 4 maddede açıklıyordu.

Birinci sebep cehalet diyordu. İşin ciddiyetini anlayamamak çünkü doğru kanalları takip edemeyecek kadar cahil olmak.

İkincisi bencillik. Sağ kalacağını düşünenler, sağlıklı, genç olanlar başkasına verebileceği zararın boyutunu düşünemeyecek kadar bencillerdi.

Üçüncü sebebi “Uzakta olana duyarsızlık” olarak açıklıyordu. İnsanlar gözlerinin önünde gerçekleşen bir olaya karşı tepki verebiliyor ama uzağındaysalar duyarsızlaşabiliyorlar. Bunu da Filozof Peter Singer’in deneyi ile anlatıyor. Parktasınız, bir kız çocuğu gölde boğuluyor. Üzerinizdeki tişört yeni. Bunu umursamaz suya atlar kızı kurtarırsınız. Ama size derlerse ki “O tişörte vereceğin parayı dünyanın öbür ucunda bir kız çocuğunu kurtarmak için bağışlamaya ne dersin?” Maliyet aynı: Bir tişört bedeli. Karşılığı aynı: Bir kız çocuğunun hayatı. Ancak ikinci durumda çoğu insan bir ahlaki yükümlülük hissetmiyor.

Dördüncüsü ise “ahlaki acemilik.”

Salgın sırasında Princeton Kampüsünde dev partiler düzenlenmiş. Mounk, bu çocuklar eğitimli, zeki insanlar, nasıl yaparlar? sorusuna şu yanıtı veriyor:

Ahlaki olarak değerlendirilen eylem biçimiyle ilgili. Hiçbiri eline bir silah verilip “Şu karşıdan geçeni öldür” dendiğinde bunu ahlaki, insani bulmaz ve yapmaz.

Ancak aynı insanın dibinden yürümenin kafasına silah sıkmakla aynı şey olduğunu anlayamıyor.

Bu maddelerin tümü İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atın diyenler için de geçerli.

Savunmadığınız ve uygulamadığınız sürece o tetiği çekmiş olursunuz.

Bu, işlevi belli, üzerine çalışılmış cahillik postu giymişlerin hiçbirini unutmayalım, unutulmasına izin vermeyelim. Ta ki kariyerlerine özenecek tek bir kişi kalmayana kadar.

Çocuk, çocuktur.

Sadece elimizin altındaki değil, tüm çocuklar hepimizin sorumluluğunda böyle durumlarda.

Kanıksamak bizi bitirecek.

Bu işin peşini bırakmayalım derim, bırakmamayı çok isterim. Belki de dayanışma ağının bir farklı versiyonu, bu isimlere dava açılacak harçlar için katkıda bulunabileceğimiz bir oluşum olmalı. Organize şekilde onlar konuştukça bu taraftan da yargının kapısını çalmalı.

Bireysel başvurular zorlayıcı olabilir ama örgütlü bir tavır daha kolaydır.

Davalara müdahil olmak da bence bu ülkedeki her kız çocuğu ailesinin hakkı.

16-17 yaşındaki gençlerin de cinselliği keşfedişi ve fiziksel gelişimi devleti ancak eğitim müfredatında bulunması gereken “sağlıklı cinsellik” dersleri kadar ilgilendirir. Gerisi komple siyasal İslam’a dahil.

Mutlu olmanın kıstası hiçbir zaman devletin verdiği bir yetki olmamalı.

Kendi emeğinizle üretilmiş, insanca yaratılmış mutluluklarla dolu bir pazar dilerim.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?