Hicap duyarım dertlerimizden

Hicap duyarım dertlerimizden

Ayşen ŞAHİN
@temcikterelelli

İnsan elinde olanın hep daha iyisine heves ediyor. Bazen bu heves işi, olmayana yakınmaya dönüyor.

Bilmiyorum ki insan ruhu yakınma ile nasıl doyuyor?

Evdeyiz. Evde kalma şansı olanlar. Evde çok çalışıyoruz, evden yapılabildiği için hâlâ bir işi olanlar…

Dertlerimiz var.

Evde olunca sürekli yemek yiyor insan, herkes sporunu aksatmama peşinde, sosyal medyanın yarısı egzersiz hareketleri, kalan yarısı yemek tarifleri.

28 yaşında bir genç, 29 kiloluk bedeniyle ayrıldı gitti aramızdan. 297 gündür açtı, tek talebi tanığını dinletmekti, adil yargıydı, savunma hakkıydı.

Evler ufak, gezineyim desen dizin sehpaya çarpıyor, dar uzun koridor insanın bacaklarını açmaya yetmiyor.

Ağırlaştırılmış müebbet vermişlerdi Mustafa Koçak’a. Gizli tanık ifadesine dayanarak. Hücrede başına gelenleri görüşe girebilmek için günlerce uğraşan avukatı anlatmıştı.

Evde bilgisayar başında oturmaktan sırtı boynu tutuluyor insanın, belirsizlik hissi göğsüne oturuyor, sıkıştırıyor.

Son telefon konuşmasında “Nefes alamıyorum, çok ağrılarım var” diyor.

29 kiloya düşmüş bedeni, 70 yerinden patlamış kol damarları, avukatının ifadesiyle makatta işkence izleri, incecik kalmış el ve ayak bileklerinde ve başında yatağa bağlanmanın izleri.

Evde çocuk varsa oyalamak zor, dağıtıyorlar, bağırıyorlar, koşturuyorlar. Dört duvar içinde herkes herkese batar oldu.

Çocuklar varken iş yapmak zor. Nasıl baş edeceğiz, daha kaç ay sürecek bu ev hapsi?

“Ben öleydim” diye ağlıyor babası telefonda oğlunun son sözlerini dinlerken. Bu toplumda öyle kolay ağlamaz babalar.

Nefes alamıyorum dedikçe nefesine kurban olayım diye gözyaşı döküyor annesi. Evlat kayıp giderken ellerinden, çaresizliğin acısı bıçak yarasından beter.

Zaman nasıl geçiyor belli değil evde. Bir yandan günler uzun, 24 saat evdeyiz her şey yetişir sanıyor insan da yemeği hazırla, bulaşığı toparla, çamaşırı as derken bakıyoruz gece yarısını geçmiş zaman.

Kız kardeşi telefonda “N’olur dayan” diyordu. Zaman akıyor, açlık büyüyor, beden hızla küçülüyordu. Bu haftaydı daha, Kadıköy’de sesini duyurmaya çalışan ana-babasını koluna girip götürürlerken “Bunun yolu bu değil” diyordu polis. “Yolunu söyleyin bana o zaman, zaman akıyor 295 gün oldu, oğlum ölüyor, yolu ne bunun?” diye bağırıyordu baba.

Sanıyor ki birileri, ölüme bile isteye gidiyor ölen. Mustafa Koçak, ölmeyi istediği için gitmedi, adalete kavuşmak için elinde kalan tek şeyi kullanmak zorunda kaldı, kendi bedenini.

Mafya çeteleri birbirlerine adres gösterirken, belediye başkanları evlerinde kurşunlanırken, küçücük çocuklar salıverilmiş caniler elinde can verirken sadece kendisi için değil, herkesin adalet hakkı için gitti.

Bir gizli tanık ifadesiyle ağırlaştırılmış müebbet. Bu cümlede nerede adalet?

Ben bir babanın ciğerinin söküldüğünü duydum, bir annenin ruhunun söndüğünü gördüm, kardeşlerin dehşetini, çaresizliğini tokat gibi yedim o son telefon konuşmasında.

Ben suçlu hissediyorum. Elimden ne gelirdi bilmiyorum ama işte bu yazıyı bile ölümünden sonra yazdığım için suçluyum.

Yine de asıl sorumluları belli. Adil yargılanma, reddedilip ölüm orucuna sırt dönülecek bir talep değil. İnsanın en temel haklarından biri.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Hakan Çavuşoğlu, Mustafa Koçak’a işkence iddialarına şöyle yanıt vermişti: “Bildiğim kadarıyla ölüm orucundaki bir şahıs ve kötüleştiği için kanuni olarak müdahale edilmesi gereken bir şahıs. Hangi kapsamda bu durumdaki bir insana ne tür bir işkence yapıldı bilmiyorum açıkçası.”

Bildiğim kadarıyla… Cezaevinde adil yargılanma talebiyle bir ölüm orucu varsa bunun her aşamasını bilmek zorundasınız.

Herhangi bir kapsamda işkence kabul edilebilirmiş gibi önü açık konuşamazsınız.

Bir işkence iddiası varsa “Bilmiyorum açıkçası” diyemezsiniz, olayı açıklamak, araştırmak zorundasınız.

İnsan yalnızlıktan bunalıyor. Akşamları balkonlardan müzik sesleri geliyor.

Birileri çalıyor, birileri söylüyor. Bazen belediye işçileri sokakta müzikle dans ediyor. Videoları sosyal medyaya düşüyor. İnce bir rahatlama geliyor.

Müzik insanı sağaltıyor. Yalnızlığı alıyor.

Grup Yorum müzisyenlerinden Helin Bölek ölüm orucunun 288. gününde hayatını kaybetti.

İbrahim Gökçek’e nefes ve ses olma şansımız kaldı sadece.

Ölüm orucunun 314. gününde.

İngiltere’de bir gazeteci sesini duyurmak için temsili bir açlık grevine girmiş. Dünya basını haber yapmış. Kardeşin duymaz eloğlu duyar hesabı.

Şimdi hani evlerde birileri fonda kütüphane gösteriyor diye, öbürü ekşi ekmek mayaladı, bir diğeri camdan marş söyledi diye bileniyor ya insanlar birbirine, herkesin derdi kendine, herkes kendini sağaltma derdinde. Bana sorsanız ellemeyin derim, bu ölümün kıyısında gezindiğimiz izolasyon dönemini, kim nasıl atlatmaya çalışıyorsa öyle yapsın, yeter ki sağ kalsın.

Ama kulağınıza çalınan her müzikte, önünüze düşen her ekmek fotoğrafında, gördüğünüz her kütüphanede müziği özgürleşsin diye, adil yargılanma hakkı için, adaletsizliğe karşı tarihe yazılacak bir açlığa yatanları hatırlayın.

Elinizi vicdanınıza koyun, birilerini kınayacaksanız önce açlığa sırtını dönenlerden başlayın. Hicap duyarım gündelik dertlerimizden.

Bu ülkede ölüm var adalet yok.

Kalan sağlara iyi bakın, kendinize iyi bakın.

İbrahim Gökçek için ses çıkarın!

Yıldızlar yoldaşı olsun Helin ve Mustafa’nın.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?