Yeterim-yetersin-yeter yeteriz-yetersiniz-yettiler!

Yeterim-yetersin-yeter yeteriz-yetersiniz-yettiler!

Ayşen ŞAHİN

aysen.sahin@mbsays.com

Toplumun dayanışma göstermesi gereken zamanlar aynı zamanda insan olmanın tüm olumsuz yönleriyle bir sınav.

Kapitalizmin yıllardır içimize yerleştirdiği bireycili­ğin en kolay açığa çıktığı dönemler bunlar.

Herkes bir şeylerden yakınıyor. “Herkes kendi dramını ya­şar yarim” tamam ona diyecek söz yok.

Ama yakınırken de bir durup bakmak lazım. Empati mü­him. Herkes birbirini sağaltmaya çalışmalı fiziken de ruhen de.

Nasıl ki inlemenin hastalığa faydası yoksa yakınmanın da çözüme yok.

Bireysel dertleri değil ortak sorunları alt alta sıralayacağız, en baştan, en mühim ve elzeminden başlayarak çözümü dayatana ka­dar bağıracağız. Başka yolu yok.

“Evde konsantre olamıyorum, çok iş var”

İnsanlar işe gitmek zorunda kaldı. Milyonlarca insan hâlâ işe gidiyor. İstanbul’da pazar ve pazartesi toplu taşıma kullanan in­san sayısı arasında uçurum var.

Sokağa çıkma yasağı gelmedi. Evde kalan, eve giren her torbayı yıkamaktan yakınırken, insanlar her gün metrobüse biniyor, işçiler şantiyelerde ortak soyunma odasını kullanı­yor, yemekhanelerde dip dibe yiyor.

Bu bir savaş, insanlıkla virüsün savaşı. Sağlık emekçileri en önde savaşıyor, peki motivasyonları ne? Kıymetli sarf malzeme ilan edilen ve zor bulunan eldiven ve maskelerle canını korumaya çalışmak, meslektaşlarının, hocalarının kara haberini almak, dili­nin ucuna geleni söylediğinde ekrana çıkarıp özür diletmeleri, iş­ten çıkarılma tehdidi, kendi imkanlarıyla ailelerini korumaya çalış­mak, eve gidememek, kalacak yer ayarlayamamak, insanların uzak durmakla selamı sabahı kesmek arasındaki farkı anlayama­ması, yalnızlaşmak, hastaların tepkisiyle, tedbirsizliğiyle hatta şid­detiyle uğraşmak ve her gün mayın tarlasına girer gibi işe gitmek. Eminim zaman zaman oturup soruyorlardır kendilerine: Ne için, kim için? Sadece Hipokrat yemini ile açıklanamaz bu durum. Çün­kü sadece doktorlar değil, hemşireler, hastabakıcılar, temizlik personelleri, yemekhane çalışanları hepsi buna dahil.

Hayatlarımızın bağlı olduğu doktorlara bile ihtimam göstere­meyen sistem, bir temizlik görevlisini koruyabilecek mi?

Kimse bu riski almak istemezse kim koruyacak bu hastanele­rin hijyenini, kim bakacak hastalara hemşiremiz kalmazsa?

Neye güveniyor bu kapitalizm? Hayat memat durumunda bile ölümüne çalışmaya razı iş gücü bulabileceğine mi?

O alkışı kaptırmayacaktık arkadaşlar, manen buna tüm sağlık emekçilerinin ihtiyacı var.

“Evdeyken sürekli yiyorum, kilo alıyorum”

Ne güzel! Evde kalanların bazısı öyle bir işsiz ve parasız kaldı ki ölümün hangisinden geleceğine dair yazı tura atıyor şimdi: Virüsten mi açlıktan mı?

Sürekli yememek için belki de pişmiş yemekleri paylaş­makta fayda vardır. Sterilize edilmiş kaplara eldivenle koyun­ca yemek paylaşmaktan zarar gelmiyor. “Kime, nasıl verece­ğim?” de iyi bir soru, yerel dayanışma ağları hep böyle sorula­ra aranan cevaplar sayesinde kuruluyor.

“Çok sıkılıyorum”

“Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz” derdi büyüklerimiz, hiç bu dönemki kadar haklı olmamışlardı. Sıkılmak zengin icadıdır. Hiç merak etmeyin, asla sıkılmayacak kadar hepimiz birden fakirleşeceğiz. O zamana kadar bu lüksü manevi bir faydaya çevirelim. Sıkılmamak için telefon rehberi ka­rıştıralım bari biraz. Belki de birilerinin yalnızlı­ğını hatırlatır önsezimiz.

Bir yalnızın halinden bir başka yalnız anlar. Sıkıntılar çarpışınca ortadan kaybolur.

Bir telefonla kimin kime iyi geleceği belli mi olur? Denemeye değer. Ya da sıkıntıyı at­mak için yine nerede kiminle dayanışmaya gi­rebilirim, ne üretebilirim diye düşünmek iyi bir vakit öldürme şeklidir.

“Okuyamıyorum, yazamıyorum, film izleyemi­yorum, odaklanamıyorum.”

İki saat internetten kafayı kaldırsak, kötü haberler gelmiş oluyor. Bir umudu, bir sevilen simayı, önemli bir değeri yitirmişken de ekranda komedi izliyor olduğunu fark etmek insanın gücüne gidiyor. İn­sansak tabii. Ya da akıl, akıp giden gündemdeyken kitaba kaptır­mak zor olur, normal. Belki de kitaptaki karakter elleriyle sofra kurarken sevdiğine ya da bir köylü yumruğuyla soğan kırarken, o iki satır arasında açlığının 288. gününde Helin Bölek son nefesini veriyordur. Sonrasında hissedilecek vicdan ve endişe duygusudur bizi bir şeylere odaklanmaktan alıkoyan.

Bu daha yeni başladı. Hayat evrilecek. Belki bir süre sonra böyle yaşamaya biraz alışacak, kontrolü ele alabileceğiz ama şimdilerde mevzular sert. Olabildiğince çok insanı sağ kurtarabil­mek için taleplerimizi dayatmaktan başka çare yok.

Şu an elimizde sadece sosyal medya var, kamuoyu oluşturmak için kullanabiliriz. Destek çağrılarını büyütebiliriz, duyulmayan seslere kanon yapabilir, çığlıklara yankı olabiliriz.

Mevzu burada dönüyorsa, buraya takılıp kalmak suç değil.

Asıl bunca belirsizlik içinde, evde kaldığı için ilk günden beri sporunu saatinde yapan, işlerini mesai bitiminde tamamlayıp filmini izleyip yatmadan önce kitabını okuyabilen insandan korkarım. Belki 21.00’deki salaların alkışlara denk geldiğinin bi­le farkında değildir.

Herkes tek tek çok önemli ama bu bir tek kendini önemse­menin bir mazereti olmamalı.

Şu sıralar, bedeni virüsten korumak kadar ruh sağlığını korumak da bir iş oldu.

İyi kalalım bize yeter. Bu süreci kendime fırsat edineceğim diye şahsi hedefler koymanın önünde, iktidar gibi her gün sabır zorlayan bir engel var.

Vatandaşın dar zamanından kendine fırsatlar biçmek za­ten onların fıtratında var, bu hesaplar bize göre değil.

Yaptığımız her şeyde, ürettiğimiz her içerikte ve icraatta bi­rilerine iyi gelme ihtimali+ gözetelim ve kendimizi de kollayalım yeter. Muhtaç kaldığımız his budur.

Kimse bizim iyiliğimizi düşünmedi. Genel bir sokağa çıkma ya­sağı gelmedi, ücretli izin talepleri havada kaldı, sağlıkçılarda pozi­tif sonuç hızla yayılıyor, hastane doluluk oranları alarm veriyor, bir müzisyen haklar ve özgürlük için ölüyor, herkes parası kaç gün yetecek diye hesaplarken, devlet ödediğimiz işsizlik sigortalarını bize vermediği gibi üzerine para istiyor. Kiminle dayanışacağımıza şerh düştüler, STK’lere, belediyelere bağışları da tek merkeze isti­yorlar. Bu sırada bazı tarikatlar, hazırlamışlar kumanyalarını, ba­ğışları çatır çatır topluyorlar. Biz daha Kızılay üzerinden Ensar ve Türgev’e aktarılan doğal gaz fatura bedellerimizin şokunu atlata­mamışken şimdi faturalarda ortalamaya bağlı ödemeye geçiliyor.

Bu arada bilemiyoruz tabii New York’taki Türken’in yurt inşaatı ne durumda, dünya da bizimle birlikte iktidarlarının cezasını çeki­yor, yurdu ne edeceksin zaten New York can çekişiyor.

Biz bize yeteriz demişler, o “biz” kimleri kapsıyor ben bile­miyorum beni saydılar mı? Bu kutuplaştırmayı başlatanlar biz­ler değildik. Düne kadar zillettik şimdi hepimiz yeniden bir mi­yiz? O zaman neden gözaltına alıp duruyorsunuz insanları böy­le bir zamanda? Biz dediğinizden sayılmıyor mu gözaltına aldı­ğınız gazeteci, yazar, akademisyenler ve bu “sosyal mesafe” döneminde oraya buraya saçma sebeplerle insanları gözaltına alsın diye yolladığınız kolluk kuvvetler?

Bir ay önce ekonomi kötü demek cezaya tabiydi, 20 gün önce korona hakkında konuşmak dedikodu suçuydu.

İki hafta önce “Abartıyorsunuz, bunlar hep algı, çıkın dışarı” diyen ünlüler şimdi televizyonlarda “Evde kal”ın kamu spotu.

Hem madem ekonomide sorun yoktu, devlet neden bağışı­mıza muhtaç oldu?

Şimdi yeni bir “biz” çıktı, içinde yine yokuz. Başımıza ne gelse “İşte o bağışı yapmadınız” diye diyecekler. Bizi ötekileş­tirmenin yolu mu biter?

Bizi de bizden başka kimse düşünmedi. Kapımıza yemek bırakan komşumuz, balkondan ilaç fırlatan dostumuz, geceleri bize piyano çalanlarımız, bedavaya müzik yapanlarımız, hâlâ gerçek haber yazmaya çalışanlarımız, camlardan sepetle er­zak sallayanlarımız, evinde siperlik üretenler, atölyelerde be­delsiz maske dikenler, boş evini sağlıkçılara açanlar, batacağını bile bile son güne ve kuruşa kadar çalışanın maaşını ödeyen küçük esnaflarımız, evimizdeki hijyen malze­meleri, gıda bitmesin diye çalışanlarımız, herkes eve kapansa bile çalışacak olanlarımız, sağlıkçılarımız.

Herkes kendisinin ve çevresindekilerin aklını, bedenini koru­mak için ne yapabiliyorsa kendi çapında, eyvallah.

Birbirimize karşı köşeleri törpüleyelim. İyi niyet karinesinin hukukta yeri var, günlük hayatta neden olmasın?

Ve üzerine uzun uzun düşünelim: Bu virüs bir gün geçecek de biz bu düzeni yekten nasıl değiştireceğiz?

Asıl biz, bize yeteriz. Siz zaten yettiniz.

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?