●Ali-Allah-Ay

●Ali-Allah-Ay
Nasıl özgür olunur sorusuna tanınmış filozoflardan Aristo “düşünerek”, Platon “öğrenerek”, Camus “başkaldırarak”, Satre “eyleme geçerek” derken Alevilik “insan’ı kamil olunarak” diye cevap verir.

İnsan’ı Kamil olan kendini bilmiş olur. Kendini bilmiş olan Tanrı’yı, Tanrı’yı bilmiş olan Mutlak Varlığı, Mutlak Varlığı bilmiş olan manayı bilmiş olur. Mana’yı bilmiş olan bir insan ise artık tüm dünyevi his ve maddelerden arınarak özgür olmuş olur. Şimdi, bu fikirlerin kökenlerine gitmeye ne dersiniz?

Alevilik’in felsefesini oluşturan “Batıni Bilgiler” hakkında (çağdaşları tarafından kendisininde gizli bir İsmail’i olduğu idda edilmiş olsada) 1086-1153 yılları arasında yaşamış olan Muhammed bin Abdul-Kerim el–Şehristani” Kitab el – Milal adlı eserinde şunları söylemekte;

“Eskiden beri Batiniler, öğretilerini eski Yunan filozoflarınınkiyle karıştırmış bulunuyorlardı. Yaratıcı hakkında inançları şöyledir: O ne vardır (yaratıcıdır) ne de yoktur (yaratılmıştır); ne bilgin(her şeyi bilen) ne cahildir; ne güç-kudret sağlar ne de güçten yoksun bırakır (mahrum eder)”

Şehristani’nin dizeleri sizede İbni Arabi’nin o meşhur şiirini anımsatmadı mı?
“Gerçek varlık O,
Gerçek yoklukta O.
Yaratanda yaratılanda Odur. İbni Arabi”

Gerçek şu ki bir yandan Mısır İskenderiye okulu kökenli rahiplerin görüşlerinden, diğer yandan ise Saabilik ile “Pisagor, Orfe, Platinus” gibi ekollerinin fikirlerindende oldukça etkilenmiş olan İsmaililik, Batıni fikirlerin tüm İslam dünyasına yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Keza, 858-922 yılları arasında yaşayıp ölmüş olan Hallac’ı Mansur’un “Kendini bilen Tanrıyı bilir, kendini seven Tanrıyı sever” cümlesi bu batini zümrenin İslam şemsiyesi altında oluşturmuş oldukları yeni “Batıni Ekolün” fikirlerinden başka bir şey değildi. Mansur, Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da Sünni inanırlar tarafından taşlanarak öldürülmüştür.

Bu bağlamda İsmaililer ile İslam içine monte edilmiş Batıni felsefeler içinde Hermes’den eski Pisagoryen felsefeye, Orfe’den Eflatun ve Plotinus kadar çok geniş bir fikirler sentezinin varolduğuda aşikar. Örneğin nasıl ki Pisagoryen felsefeden Saabi inancına Hermes, Pisagor, Orfe birer yarı tanrı olarak geçmişse bu gelenek özellikle Tunceli bölgesinde ileriki yüzyıllardada devam ederek ” Munzur baba, Kureyş baba, Hızır baba” gibi kişiliklerin birer yarı tanrı olarak anılıp sevilmelerine kadar günümüze ulaşmıştır.

Harran bölgesindeki Saabilerin en değer verdikleri Tanrı “İlahül Aliheh, Rabbül Aliheh” olarakda adlandırılan “Ay Tanrısı” olan “Sin’dir”. “Tanrıların Efendisi” ifadesinin Harran dilindeki söylenişi olan “Mar Alahe” sesleniş biçimi ile İslamiyetteki “Allah” yada “İlahe” kelime köklerinin benzerliği manidar. Bu hikaye tanıdık geldi mi? Kadim Asur ve Babil dönemlerindeyse Ay Tanrısı olan Sin; ”

İlu ça İlani (Tanrıların Tanrısı)
Şar İlani ( Tanrıların kralı)
Bel İlani (Tanrıların Rabbi)

olarak anılırlar. Bu ünvanlar içindeki “-İlu, -şar ve -bel” sizlerede bir şeyler çağrıştırmadı mı? Elbette ki bundada bir mana var. Bu manadan haberdar olan “Kul Himmed” aşşağıya aktaracağım şiirinde sabahın seher vaktinde ortaya çıkan Ay’ın silüetinde Ali’yi gördüm ve eğilip niyaz eyledim diyor;

Sabahın seher vaktınde
Ali’yi gördüm Ali’yi
Eğildim niyaz eyledim
Ali’yi gördüm Ali’yi

Bu söylemlerin hemen devamındaysa Mısır yarımadasında bulunan “Tur-i Sina” dağında geçen bir olaya deyinerek Musa ile Tur dağında Ali’yi gördüğünü söylüyor. Hikayeye göre Allah Tur dağına çıkmış olan Musa’ya uyulması gereken kuralları içeren levhalar verir. Şaiirimiz burada;

A) Musa suretinde levhaları alanın Ali olduğundan mı
B) Ali’nin Musa ile beraber levhaları aldığından mı
C) Musa ile beraberken Aliyi Ay suretinde gördüğünden mi
D) Musa ile beraberken Ali’yi Allah suretinde gördüğünden mi
E) Musa ile beraberken Allah’ı Ali suretinde gördüğünden mi

bahsediyor sorusunun cevabından çok sorunun içinde geçen yer ve anlam oldukça manidardır. Keza Tur’i Sina çok eski zamanlardan beri Ay Tanrısı olan Sin’e adanmış kutsal bir yerdir.

Arslanı gördüm çağında
Açılmış cennet bağında
Musa ile Tur Dağında
Ali’yi gördüm Ali’yi

Bu örneklerdende anlaşıldığı gibi yüzlerce yıl evvel Ay Tanrısı olarak anılan “İlu, Aliheh” isimleri Aleviliğe Allah kisvesi altında Ali olarak yansımış olabilir…

Ay alidir gün muhammed
Okunur seksan bin ayet
Balıklarda suya hasret
Çarh dönerler göl içinde
Pir Sultan Abdal

Kul Hüseynim Hakka yalvar
Sevdiceğim ali server
Nur olmuş alemde parlar
Şems u kamerim alidir
Kul Hüseyin

Şah Hatayim gün çağırır biçare
Bağlamış sıdkını celle celale
Divanı dergahta şefahat kıla
Ay gelip koynuna girene yalvar
Şah Hatayi

Keza bu hikayedeki sorunun cevabı çok daha derinden irdelenirse İçrek Alevi felsefesinde neden Ali’nin Ay ile betimlenmiş olduğunun ipuçlarınıda verebilir. Alevilik’te Ali’nin sembolü Ay’dır. Ay Ali ile anılır, Ali Ay ile. Belkide sayısı yüzleri aşan onca şiirde şairlerin sürekli Seher vaktinde gördükleri Ay işte bu eski Saabi dilinde gerçek adı “Allahe” olup arapçaya “Allah” olarak geçmiş olan Ay siluetindeki Alidir !

Ay Tanrısı anlamında eski Saabi dilindeki söylenişi Allahe olup arapçaya Allah olarak geçen bu kelimenin Anadolu Alevi felsefesindeki karşılığı ise Ali’dir. Anadolu Aleviliğinin bu nedenle yer yer Ali’ye Allah demekten hiçte çekinmemiş olmasıda bu teroroyi güçlendiriyor;

Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah (Kul Himmet)
Bin bir ismi vardır bir ismi Allah (Dervis ALi)
Bin bir ismi vardır, bir ismin Hû’dur (Sadik Aga)
Men Ali’den başka Tanrı görmedim (Dervis Ali)
Kün deyince var eyledi on sekiz bin âlemi (Dervis ALi)
Alemi var eden sultan Alidir (Genç Abdal)
Ali Rahîm Ali Rahman, Ali göründü gözüme (Hilmi Dede)

●Südur Felsefesinin Kökenine Dair Bir örnek vermek gerekirse;
Aleviliğin Südur Felsefesi nasıl oluşmuştur sorusuna cevap bulabilmek için İslam dininden çok gerilere gitmemiz gerekir çünki Alevilik’te öyle bir Ali kavramı geliştirilmiştir ki İslamiyetteki asıl Ali ile hiçbir ortak noktası yok bu Ali’nin. Tıpkı bugünde olmadığı gibi. “Platon, Plotinus, Amenneus Saka” gibi filozoflarca geliştirilmiş olan “Südur Felsefesi” her şeyin bir şeyden varolduğunu savunur. Kısaca Her şey Tanrı’nın farklı bir yansımasıdır. Bu görüş gereği bir taş parçasındada O vardır, bir ulu çınardada O vardır. Alevi ekolüne göre Ali formatında her yerde görünen bu Hak terimi İslam’ın Allah terimiylede bir değil. Şimdi bunu 1813’de Mısır’ ın Mahalletül Kübra adlı kadabasında doğmuş olan Seyyid Muhammed Nur’un, “Şerhi Kelam İmam Ali”adlı eserinde geçen şu alıntıyla anlaya çalışalım;

“Mahlûkat vücutlarının yaratılışı zuhurlarında değillerdir. ( Varlıklar göründükleri gibi yaratılmış değillerdir) Bir şeye benzememekte, vücutları zahirde değildirler. Ancak kar’ın benzeri bir durumdadırlar. Müstakil vücutları yoktur. Zira karın vücudu suyun vücududur. Mahlukatın yaratılışı dahi böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları yoktur. Mahlukatın vücutlarının zuhurlarında olan kar’ın kaynağı olan su gibidir.

Hakikatinta kendisi olarak kar, sudan başka bir şey değildir. Ancak su havanın sağukluğu ilekar suretinde görünür. Bu sebeble su ismi gizlenip kar ismi zahir olur. Hakikatte iç yüzünde ikisi birdir. Yaratılmışların hepsi Hakk’ın zuhurudur. Her suret, tavır ve hallerde bulunabilirler. Bunlar yaratılmış diye anıldılar. Hakikatte ise Allah’ın zatından başka varlık yoktur. Bu bütün mahlukat diye anılan şeyler Allah’ın farklı görünüş ve halleridir. ”

Şimdiyse 1813’de doğmuş olan Seyyid Muhammed Nur’un doğumundan tam 1608 yıl önce doğmuş olan Plotinus’un (Ms 205-270) Südur Felsefesine bakalım;

“Evren “Bir’den” taşar. Tüm varlık türleri Bir’in yani Tanrı’nın farklı görünüşleridir. Varlık dünyasına yansımış olan varlıkların var olabilmeleri Bir’e bağlıdır fakat Bir’in kendisi Varlık değildir. Çok gibi görünen her şey aslında Bir’dir”

Açık ve net bir şekilde görüldüğü gibi Seyyid Muhammed’in fikirleri Plotinus’un fikirlerinin tekrarından başka birşey değil.

●Alevi Felsefesinin Oluşum Coğrafyası; Harran Olabilir mi?
Saabilik; merkezi günümüzün Urfa yöresi olan, İslam’ın yayılma dönemlerinde Mezepotamya ile Güney Anadolu’da boy göstermiş, üç semavi dinide oldukça etkilemiş, çok fazla çeşitlilik içeren bir inanç sistemidir. Öyle ki Saabi’leri 11. yy da Al-Biruni “II. Kiros ve I. Artaserhas zamanında Babil sürgününden Kudüs’e dönüşte geride kalan Yahudi kabilelerinin kalıntıları” olarak tanımlarken . E. S. Drower “bu kabileler Zerdüştçülük ve Yahudilik karışımı bir sistemi benimsemişlerdir.” der. İslami kaynaklardan “Keşşaf” Saabi’lerin Yahudi’likten dönüp meleklere ibadet eden bir zümre olduklarını aktarırken “İmam Azam” Hrıstiyan olduklarından bahseder. El-Milel ve’n-Nihal’de ruhaniyet üzere taassub etmiş oldukları ve hak yoldan ayrılmaları nedeniyle onlara Sabii denildiği söylenirken “İbn Kesîr” ne Yahudi, ne Hıristiyan, ne Mecusi, ne de müşrik olmayan, kendi yaratılmış bulundukları doğal halleri üzere kalan bir toplum olduklarını kaydeder.

Mö 4. yüzyılda Büyük İskender’in Saabi’lerin merkezi olan Harran’ı ele geçirmesi zaten oldukça zengin bir felsefe türüne sahip olan Harran’ı kadim Mısır ve Yunan ekollerinin diyerleriyle sentezleneceği bir merkez haline getirdi. Harran’ın elit ruhban sınıfı Hermes’ten Salon’a, Platon’dan Pisagor’a bir çok filozofu Saabi inancının esaslarına göre tekrar yorumladılar. Nihayet ortaya çıkmış olan bu çok zengin felsefeler ekolü tasavvuf’un içinden çıkacağı havuzun yavaş yavaş ısınmasını sağladı.

Harran’daki zengin bilgi havuzunda yoğrulacak olan içrek bilgilerin İslam içerisinde ilk batıni akımları, yada İslam ile ilk anılmaları hemen hemen Mısır’ın fethi olan 640-642 yıllarından sonra görülmeye başladı, öncesi yok. Halife Ömer devrinde Amr bin As komutasındaki ordunun Mısır’ı ele geçirmesinden kısa bir süre sonra “Kadim İskenderiye bilgeliğinin” Mısır’daki temsilcileri İslam orduları karşısındaki yenilgilerini kabullenerek yeni bir yol çizip içlerinden seçtikleri belli rahiplerini işte yukarıda bahsi edilen havuzun oluştuğu Harran coğrafyasına yollayarak kendi ekollerinin fikirlerini İslam içerisine serpiştirmelerini istediler. Zira bu yol ile farklı isim ve şekillerdede olsa ana fikirlerini yaşayabilecekti.

●Hermetik-Orfeik-Plotonik-Pisagorik ekoller ile ilk çağ filozoflarının Bu Havuza Olan Katkıları;;
İskenderiyeli “İsis-Osiris” rahipleri “İran ve Harran” bölgelerine yerleşerek küçük guruplar oluşturdular. Özellikle Harran’ın İslamiyet’e karşı olan tutumu ile daha öncesinden zaten içrek ekollerin fikirleri ile mayalanmış olması tamda istenilen zemini sağladı. Buraya yerleşen rahipler eski Harran dininin özelliklerini, Hermetik-Orfeik-Platonik-Pisagorik ekollerin felsefelerini, eski Yunan filozoflarının görüşlerini, Mani-Şaman-Zerdüşt gibi inançların batıni esaslarını bir havuzda toplayarak İslam suyunada bandırdıktan sonra adını “tasavvuf” koydular. Eski Yunan felsefe kitaplarının yanı sıra, Hermes, Platon, Plotinus, Aristo gibi filozofların kitaplarını arapça, farsça gibi dillere çevirerek etraflarında toplanan kitlelere ulaştırdılar. Plotinus’un “Südur” teorisini yeniden düzenleyerek yeni çağ ve coğrafyaya uygun bir isim ile “Vahdeti Vücut, Vahdeti Mevcut” akımlarını kurdular. İnsan vücudunun hava, su, toprak, ateş gibi dört temel elementten devrolduğunu söyleyerek “Çar Anasır” fikrini yaydılar. Cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların da ruhları bulunduğunu söyleyerek “herşeyin canlı” olduğunu savundular. Ruh ölümsüzdür diyerek “tekamül ve devriye” sistemlerinin oturmasını sağladılar. Tanrı saf cevherdir diyerek ona ulaşmanın tek yolunun korkuya dayalı bir din değil “saf sevgi” olduğunu söylediler. Bunu duyan Şemsi Tebrizi ” Okuyarak öğrenecek ama severek anlayacaksın. ” dedi. Hüdai “Sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız” dedi.

Başka neler mi? Sıralayalım;

• Ruh ölümsüzdür
• Evren tümüyle canlıdır
• Tekamül hayatın yasasıdır
• Tüm evren matematiksel olarak düzenlenmiş bir bütündür.
• Evren Sayılar üzerine kurulu bir düzene sahiptir.
• Bu sayısal düzenle ilgili bilgiler sayısal sembolizmde gizlenmiştir
• İnsan ruhu ilahi ruhun bir cüzü bir kıvılcımıdır
• Ruhlar arasındaki farklılık yaşamların çoğulluğuyla açıklanabilir
• Tekrar doğuş bu nedenle kaçınılmaz bir kaderdir
• Ruh ve madde birbirleriyle etkileşim içinde birlikte tekamül eder
• İnsanlık basamağı tekamülün bir aşamasıdır ama sonu değildir
• İnsanlık aşamasından sonra geçilecek olan safha ilahlık aşamasıdır
• İlahlar alemini anlamanın yolu insanın kendi sırlarına ulaşmasıylaa mümkündür
• İnsanlık aşamasından ilahlık aşamasına geçişi inisiyasyon sağlar

Aradan yıllar geçer sene 1119’da Nişabur’da Feridettin Atar diye biri doğar. Feridettin Atar 1193 yılında öldüğünde Hace Bektaş Veli henüz 16 yaşındadır. Ve birde bakarsınız ki tasavvufa onlarca farklı kaynaktan girmiş olan yukarıda saydığım bunca kadim bilgiler Feridettin Atar’ın kalemiyle şöyle düşülmüştür tarihe;

• Varolmak, yüce bir nur olan Tanrıdan fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır.
• Oluş,Tanrıdan çıkış ve yine ona dönüştür.
• Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru basamak basamak görüş alanına çıkar.
•Bu basamaklar değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur.
• Varoluş, yoktan yaradılış anlamına gelmez.
• Görünmeyenden görünür duruma geçme eylemini belirtir.
• İnsan Tanrı ile özdeştir, Tanrısal bir varlıktır.
• Varlık türleri içinde Tanrıya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık birliğinin, “Vahted-i Vücud”un merkezidir.
•Bireysel irade topyekün iradenin bir cüzüdür.
•Ruh ölümsüzdür.
•Tanrıdan gelmiş ve ona geri dönecektir.
•Beden ise, ruhun yeryüzündeki aracı durumundadır.
•Ruh, tekamülü ve Tanrıya ulaşması için ne kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir.

• Tanrı görünmeyen durumda iken, kendisine olan sevgisi yüzünden görünür olmak istedi.Böylece Tanrısal sudur başladı ve tüm varlık türleri oluştu. Sevgi, bu oluşun kaynağıdır, ilk nedenidir”
(Mazhar ul Acayip)

İlk Çağ filozoflarından “varlık ve varoluş” sorusuna aradığı cevaplar ile Thales (mö 624-580), Evrenin sınırsız olduğunu söyleyen Aneksimes, “Hiçten hiçbir şey çıkmaz, var olan hiçbir şey yok edilemez, her değişme, parçaların birleşmesi ve ayrılmasından başka bir şey değildir” diyen Demokritos gibi onlarca filozofun fikirleri 11. yüzyılda Atar’ın kalemiyle yeniden dillendirildi. Eski kadim bilgiler islam şemsiyesi altındaki tasavvuf ile yaşamaya devam ederek varlığını sürdürmeyi başardı.

●Tasavvuf;
İslam çatısında ilk Sufiler bu çerçevede Mısır’ın fethi ile İsmail’iliğin kuruluşu olan “123” yıllık zaman birimi içinde üç ayrı dönemden geçerek oluşumunu sürdürdü. Birinci dönem “Zühd Devri” Bu dönemde “Abid, Zahid, Kurra gibi isimlerle anılan Hasan el-Basri, Veysel Karani, Râbia, Malik b. Dinar gibi Sufi’ler oldukça kapalı, gizli, dışta şeriat, ibadet ve Allah korkusuna dayalı bir sistem kullanılır. İkinci dönem Muhasibi, Serrac, Ebu Talib Mekkî, Kuşeyri, Hücvirî gibi Sufi’lerle anılan “Tasavvuf Devrin’de” şeriat ve ibadet terkedilerek gizlilikten çıkılmış bir halde “marifet” sistemi işlenir. Bu dönemde şeriattaki Allah korkusu terkedilerek yerini marifette Allah sevgisine bırakır. Üçüncü dönem artık “Vahdeti Vücut” felsefesinin tamamıyla alenen işlendiği dönemdir. Bu dönem tasavvuf’un yer yer İslam içinde yer yer İslam dışında yer yer ise tamamıyla İslam’a kafa tutarak bayrağı çektiği dönemdir.

Kökeni ruhsal tebligata dayanan, vahiy mekanizması ile Hz. Muhammed tarafından indirilen Kuranı-Kerimdeki sembolik bilgilerin “derin ve gizli anlamları”, yeni tasavvufi akımların bilgileri ışığında ele alınmaya başlandı. Allah’a kulluk olgusu, yerini “Tanrı – Evren – İnsan” üçlemesinden oluşan “Varlığın Birliği İlkesine” bıraktı.

Bu “Batıni” çalışmalar o zamanın “Harici” kesimi (Ömer ve taraftarları) tarafından sapkınlık olarak nitelendirilsede durmak bilmeden İnsan’ın Tanrı’nın kendisi olduğu fikrini yaymaya başladılar.

Tasavvuf İslam içine yerleştikten sonra öyle bir köklendi ki hem Türkmenis’tan’dan Bosna herseğe, Irak-İran-Suriye’den Anadolu’ya hemde Mısır’dan Yemen’e kadar koca bir coğrafyaya kök saldı. Onlarca farklı millet içerisinde onlarca farklı isim ile anıldı. Bu tasavvufi ekolünün farklı kollarından çıkan Cabir bin Hayyan, Al Farabi, Ebul Vefa, Biruni, Ebu Maşeri, Cezeri, İbn Sina, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah gibi yüzlerce bilim adamı, şair, düşünür; matematik, kimya, uzay, makina, edebiyat gibi farklı dallarda günümüze değin uzanmış eserler, icatlar bıraktılar.

Bu tasavvufi akımdan Anadolu Alevileri, Şuhreverdiler, Yezidiler, Dürziler, Ahlehaklar, Kakailer, Babailer, İsmaililer, Fatimiler, Melamiler, Kalenderiler, Hurufiler gibi bir çok batıni ekol türedi. “Masonluk” gibi farklı ezoterik ekoller bile her nekadar bugün inkar etselerde ondan faydalandı;

Sufiler, Hur Masonlarin dogulu ailesidir.
Sir Richar Burton

“İlginç bir sekilde Bektaşi Dervişlerinin düzeni Hür Masonluk’la aynıdır”
John Porter Brow’un “The Dervishes”

” Samimi bir gerçek şudur ki, Hür Masonlar olarak tatbik ettigimiz şeyler onbinlerce yıldır Ortadogu dinlerinin bir parçası yada benzeri olarak uygulanmaktadır. Maalesef bu gerçk Mason öğrenciler tarafından reddedilmekte veya küçümsenmektedir.
Bernard H.Springett

Başlarda İslam coğrafyasında küçük ve gizli bir fikir olarak gezen tasavvuf Haşşaşiler ile şeriatı yasakladı. İslam halifesini kuklası etti. Selçuklu devletine kafa tuttu. Emevilerle savaştı. İçindeki cennet bahçeleriyle Tarihin gördüğü en fantastik kaleyi kurdu, “Alamut Kalesini”.

“Hashaşiler, tarihte görülmüş en akıl-ötesı tarikat örgütüne sahip olan topluluktur. Henüz 11. yüzyılda İsmaili tarikatının içinden çıkmış olan bu tarikat, Kuzey İran’da otonom bir bölge oluşturarak, etraflarındaki tüm güç odaklarına saldırma ve kendi dünya görüşlerini yaşama geçirme sevdasıyla uzunca bir zaman savaşım vermiştir. Hasan Sabbah. diğer adıyla Seyduna, bu tarikatı gerçek bir savaşçı dervişler tarikatı olarak kurmuş.”
(Peter Willey)


devam edecek

Karan Ap

Köşe Yazıları
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?