ALEVİLİĞİN DOĞUŞU

Alevilik nedir?
Bu sorunun hayatıma ilk defa 1980’lerin sonlarına doğru girdiğini hatırlıyorum. O zamanlar Tokat’ın bir dağ köyünde ilkokulda okuyordum. Köyümüzün iki sınıftan ibaret okulunda öğretmenlerimiz müfredat gereği İslâm dinini de anlatıyorlardı. Elbette bu dersler İslâm’ın beş şartı ile başlıyordu. Öğretmenlerimiz Müslümanın kelime-i şehadet getirmesi, namaz kılması, Ramazan orucu tutması, hacca gitmesi, ve zekât vermesi şarttır diyordu.
Onlar öğretmendi, her şeyi herkesten daha iyi bilirlerdi. Zaten okuma yazması olmayan anne babam karşısında onlara çoktan aklımı teslim etmiş bulunuyordum. Fakat madalyonun öteki yüzünde öğretmenlemizin söylediği
“gerçek”le uyuşmayan realiteler vardı. Köyümüzde hiç kimse şehadet hariç
bu dört şartı yerine getirmiyor, fakat en doğru Müslümanınlığın kendilerinde olduğu iddiasından da geri durmuyorlardı. Sanırım hayatımda yaşadığım
ilk fikir çatışması bu oldu. Babama gidip bu durumun izahını istediğimde aldığım cevap basit ve yetersizdi: “Oğlum biz Aleviyiz; namaz kılmayız, cem
yaparız; Ramazan orucu değil Muharrem orucu tutarız; ölüye değil diriye varırız; zekât değil hakkullah ve nezir veririz!”
Küçük ve yalın aklım bu muammayı çözmeye yetmiyordu. Bilgisini ve
otoritesini asla sorgulamadığım öğretmenlerimin dediğine göre, Müslüman
olmanın beş ön şartı vardı. Babama göre biz Aleviydik, o yüzden o şartlar bizi
bağlamıyordu; ancak biz de Müslüman, hatta daha doğru Müslümandık. Peki o zaman Alevilik neydi? Nasıl oluyordu da Alevi olunca hem gerçek Müslüman olunuyor hem de İslâm’ın şartları yerine getirilmiyordu?
İşte “Alevilik nedir?” sorusuyla benim ilişkim böyle başladı. Soruyu ilk
16
defa kendisi dede ve âşık (zâkir) olan babama sormuştum. Onun verdiği cevaplar, daha çok bir balığın suyu tanımlamasına benziyordu. Benim çoktan
bulanmış küçük zihnimi tatmin etmekten uzaktı. Ortaokulu okuyabilmem
için ilçeye taşındık. Orada da aynı soru kafamda büyüyerek devam etti. İslâm
dini artık ayrı bir ders olarak öğretiliyordu. “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi”
derslerinden birinde, öğretmenin namazı uygulamalı olarak göstermek için
sıranın üstüne özellikle beni çıkardığını hatırlıyorum. Nedenini hâlâ bilmiyorum. Belki çalışkan bir öğrenci olduğum içindi, belki de Alevi oldum için.
Ancak kesin olan bir şey vardı. Babamın ve diğer dedelerin söyledikleri hatalı olmalıydı. Okuldan aldığım endoktrinasyon etkisini gösteriyor, Müslümanlıkla öğretmenlerin sunduğu dar şablonu özdeşleştiriyordum. Dolayısıyla babamın hem “İslâmın şartlarını” yerine getirmeyip hem de “gerçek Müslüman biziz” demesi artık bana saçma ve çocukça geliyordu. O zamanki aklıma göre iki yoldan birisini seçmek zorundaydık. Ya Müslüman olmadığımızı ilan edip Aleviliği kendi içinde ayrı bir inanç sistemi olarak kabul edecek ya da öğretmenlerimizin anlattığı şekliyle “Müslüman” olacaktık. Büyüdükçe kendime güvenim de artıyor, babamla açık tartışmalara girmekten çekinmiyordum. Alevi inancının kadim kutsallarına açıktan dil uzatmaya başlamıştım. Babam beni daima yumuşak bir dille ikna etmeye çalışıyordu. Tavırlarımın mürşit postuna oturan o insanı ne kadar yaraladığını ve çevresine
karşı ne kadar zor durumda bıraktığını ancak yıllar sonra anlayabilecektim.
Lise ve üniversite yıllarında Alevilik-Müslümanlık meselesine karşı ilgim
eski yoğunluğunu kaybetmiş, pozitif bilimlere merak salmıştım. Fen bilgisi öğretmenim bir cevher görüyor ve bilim adamı olmam yolunda her türlü
teşvikte bulunuyordu. Fen lisesini kazandığımda biricik oğlundan ayrılmayı
göze alamayan annemi ikna eden de o olmuştu. Nihayet fizik okumaya başladım. Ancak ilkokulda çocuk zihnime bir zakkum tohumu gibi düşen o soru hâlâ cevabını bulabilmiş değildi. Ve o soru cevaplanmadığı sürece bir şeyler hep eksik kalacaktı, sosyal varlığım ve öz benliğimle doğrudan bağlantılı, çok önemli şeyler…
Fizik bölümünü bitirdikten sonra tarih alanında yüksek lisans yapmaya
karar vermemin arkasında yatan nedenlerden birisi de herhalde sürekli zihnimi kemiren bu soru idi. Öte yandan, çocukluğumda televizyon ve gazetelerde hiç bahsi geçmeyen Alevilik, o yıllarda ülke gündemine girmiş, ulusal
basında iyiden iyiye görünür olmuştu. Üstelik, belki de tarihte ilk defa dış
dünya Aleviliğe bu kadar olumlu yaklaşıyordu. Zihnimde yıllardır benimle
birlikte büyüyen soru ve ülke gündemi tam anlamıyla örtüşmüştü ve zihnimin derinliklerinden tekrar üst katmanlara çıkıyordu.
Yüksek lisans tezi olarak o zamanlar Alevilik deyince ilk aklıma gelen Hacı
Bektaş Veli ve onun çevresindeki derviş zümrelerini çalışmaya karar verdim.
17
Osmanlı Beyliği’nin kuruluş döneminde Anadolu kırsalının neredeyse tamamen “Alevi” olduğunu görmek bana heyecan ve ayrıca özgüven vermişti. Elbette artık ilkokul ve ortaokuldaki öğretmenlerimin öğrettiği din kalıpları ile
düşünmüyordum. Ancak yine de soru cevabını tam olarak bulabilmiş değildi. Zira erken Osmanlı toplumundaki derviş pratiklerinde çocukken köyümüzde katıldığım cemlerden bildiğim birçok inanç ve ibadet unsuru eksikti. Alevilik bilgisinin Hacı Bektaş’tan sonra çok daha kalın bir katmanının olduğunu fark etmeye başlamıştım. Şah Hatayi her yerde karşıma çıkıyordu.
Cemlerde, muhabbetlerde, farklı ortamlarda okunan duvazimamlarda hep
onun adı geçiyordu. Aleviliğin içinde şüphesiz Hacı Bektaş vardı; ancak Alevilik çok daha fazlasıydı. Böylece elinizdeki bu kitabın dayandığı doktora tezinin konusu belirmeye başladı. Artık 15. yüzyılda Safevi tarikatı ile birleşip
Osmanlı emperyalizmine meydan okuyan Türkmenlere yönelmiştim. Kendi
şahlarını Ali’yle, Osmanlı’yı da Yezit’le özdeşleştiren bu konar-göçerler, başlarına üniforma niyetine giydikleri kırmızı şapkalardan dolayı “Kızılbaş” olarak anılıyorlardı. Kızılbaş kelimesinin Alevi ile aynı anlama geldiğini zaten
ta çocukluğumdan biliyordum. Şimdi pozitif tarih içinde onları görmek ayrı
bir heyecan kaynağı olmuştu.
2008 yılının Mart ayında tezi tamamladığımda Alevi tarihinin çok önemli bir dönemini daha öğrenmiş bulunuyordum. Ancak yine de “Alevilik nedir?” sorusunun cevabını tam olarak veremiyordum. Zira bu sorunun cevabını bulabilmek için sadece tarih bilmek yetmiyor, Aleviliğin teolojisi, ritüelleri ve toplum yapısını da bilmek gerekiyordu. Akademik kariyerimin daha sonraki aşamalarında yavaş yavaş bu alanlara yönelmeye başlamıştım. Bu
arada soruya cevap arayan tek kişi ben değildim elbette. 1990’larda yükselen
popülaritesi, birçok akademisyeni Alevilik alanına çekmişti. Dada da önemlisi Alevi toplumu görülmemiş bir özgüvenle kamusal alana çıkmış ve kendisini tartışıyordu. Bir anda kendimizi büyük bir kakofoninin ortasında buluvermiştik. Adeta Alevi sayısı kadar Alevilik tanımı ortaya çıkmıştı. Bu tanımların birçoğu da tarihi belgeler ve bizzat Alevi toplumunun kendi içinden gelen yazılı kaynaklarla uyuşmuyordu.
Aleviliğin inanç ve ibadet yönünü keşfetmek için önce buyruklara başvurdum. Yüzlerce el yazması buyruk kopyası topladım ve çoğunu okudum.
Bir buyruk edisyon kritiği hazırlamak hâlâ içimde ukde olarak durmaktadır.
Ancak buyruklar geçmişteki Aleviliği anlatıyordu. Ayrıca buyruklarda sadece işaretler vardı. Gerçek Aleviliğin yazılmadığını ancak yaşandığını çocukluğumdan beri işitip duruyordum. Nihayet yaşanan Aleviliğin peşine düştüm. Onu ancak yaşayan Alevilerin arasında bulabileceğimi biliyordum. Hayatımın son üç yılı köy köy dolaşıp Aleviliği hâlâ yaşayan dedelerle konuşarak geçti. Yedi yüzden fazla köyde dört yüzden fazla dedeyle röportajlar yap-
18
tım. Bu saha çalışmasında en az o güne kadar öğrendiğimin toplamı kadar
Alevilik öğrendim.
“Alevilik nedir?” sorusunun cevabı benim için adeta Kafdağı’nın arkasında bir hazineye dönüştü. Her bir dağı aştığımda öğrendiğim tek şey arkasında yeni bir dağın olduğu gerçeğiydi. Bunca entelektüel çabanın sonunda kesin olarak öğrendiğim bir tek şey var: babam haklıymış. Aleviliği anlamanın
ilk şartı, bana İslâmın şartlarını öğreten öğretmenlerimin bakış açısını terk
etmekmiş. Çocuk yaşta zihnimi çıkmaz bir ikileme sokan esas problemin,
yüzlerce ırkı, dili, kültürü, düşünce geleneğini içinde barındıran koskoca İslâm medeniyetini beş şarta sıkıştırıp bu dar kalıbın dışında kalan her şeyi İslâm dışı ilan etmek olduğunu, ancak akademik düşünme biçimlerine aşina
oldukça anlayabildim. Kişisel hayatımda en büyük ukdelerden birisi, bana
çocukken anlattıklarını nihayet anlayabildiğimi babamın hiçbir zaman bilemeyecek olmasıdır. Ben doktoraya başladığımda o artık ömrünün son demlerine gelmişti. Tezin tamamlandığını göremeden Hakk’a yürüdü. Eğer hâlâ
yaşıyor olsaydı, belki bu kitap o günlerde ona hoyratça yaşattığım kırgınlıkları bir nebze hafifletebilirdi.
Akademik ve entelektüel hayatımın merkezine oturmuş temel soru olmasına rağmen, Alevilik bilgimin belli bir yüzdenin üzerine hiçbir zaman çıkamadığını görüyorum. Yaptığım her keşif, bir yandan Aleviliğe dair yeni
bir boyutu öğretirken diğer yandan hiç farkında olmadığım bir başka gizemin kapısını aralıyor. Dolayısıyla her bir araştırma bilgi daireme eklediği kadar bilmediğim kısmı da büyütüyor. Zaten insan olmak da böyle bir şey değil mi? Attar’ın Hüthüt kuşuna benzemiyor mu hepimizin hikâyesi? Hakikatin peşinde ardı arkasına sarp dağların zirvesine tırmanırken, her bir zirvede
ona ait bir iz buluruz aslında. Ancak hakikatin tamamı hiçbir dağın zirvesinde değildir; o sadece ulaşılmaz Kafdağı’nda gizlidir. Onun da nerede olduğu
bilinmez. Çoğumuz için son ulaştığımız zirve bir sonraki dağı fark edene kadar Kafdağı’mızdır. Ancak ulaştığımız her yeni Kafdağı’nda yaklaştığımız hakikat yine de kendi hakikatimiz değil mi? Hüthüt Kafdağı’na ulaşıp gönül sarayına girdiğinde ne görmüştü?
Objektiflik ve evrensellik iddiasından hiç vazgeçmeyen akademik bilginin
durumu da son tahlilde Hüthüt’ün aradığı hakikatten farklı görünmüyor.
Bildiğimiz her şey nihayetinde bizden bir parça olması itibariyle kendimize
ait ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak sübjektif ve görece değil mi? Yine, bildiğimiz bilmediğimizin cılız bir gölgesi olmaktan öteye geçebiliyor mu? Aleviliği anlama yolculuğuna çıkan herkesin öncelikle bu iki ilkeyi aklında tutması gerektiğini düşünüyorum. Öğrendiğimiz birçok şey Aleviliğin bir parçası olabilir, ancak mutlak Aleviliğin tamamı asla değildir.
Ancak ‘nefsü’l-emir’de yazılı Aleviliğin ne olduğunu bilemeyecek olmak
19
hiçbir şey bilemeyeceğimiz anlamına gelmiyor elbette. Bütün bunları sadece,
analiz ve iddialarımızın nihai referansının kendimizden başka bir şey olmadığını vurgulamak için söylüyorum. Dışarıda duran çiçekler aynı çiçek olsa
da her birimizin yaptığı bal kendi balımızdır. Kanaatimce, eğer evrensel bir
gerçek varsa o da budur. Ve bu gerçek aynıyla aşağıda yapacağım kısa değerlendirme için de geçerlidir.
1990’larda Türkiye gündemine girmesinden bu yana Alevilik üzerine sayısız araştırma ve yayın yapıldı. Sadece bu yayınlar içinde bile ortak bir Alevilik tanımına ulaşmak imkânsızdır. Fakat sorunumuz bununla da sınırlı değil. Türkiye’de yaşayan Aleviler ve Bektaşilerden başka İslâm dünyasının başka yerlerinde yaşayıp inanç ve ibadetleri Türkiye Alevilerine benzeyen başka inanç grupları da var ki onlar üzerine yapılan akademik çalışmaların hacmi de gitgide büyüyor. Türkiye kökenli Türk, Kürt ve Zaza Kızılbaş-Alevilerin yanı sıra, Bektaşiler, Balkanlar’da bir şekilde Bektaşi geleneğiyle ilişkili olup da tarikat yapısına sahip olmayan gruplar (Bedreddiniler
gibi), Arap Aleviler (Nusayriler), Ehl-i Hak (Yaresan), Şabaklar, Kakailer, ve
hatta İsmaililer bu geniş ailenin akla ilk gelen üyeleridir. Bu inanç gruplarının her birinin kendine has spesifik, yerel bir adı olmasına karşın, Alevi ismi gerek akademik seviyede gerekse bu grupların kendi aralarında şemsiye
bir tabir olarak kabul görmektedir. O yüzen, artık Alevi dediğimizde kimleri
kastettiğimizin daha iyi anlaşılabilmesi için anlamı daraltacak ikinci bir ismi
kullanmamız gerekmektedir. Örneğin, Kızılbaş-Aleviliği, Arap-Aleviliği gibi.
Alevilik teriminin sınırlarının bu denli genişlemesi içeriğinin muğlaklaşması sorununu da beraberinde getiriyor. Zira bu inanç gruplarının gerek itikadi temelleri gerekse ibadet pratikleri arasında ciddi farklar göze çarpmaktadır. Ancak yine de hepsini içine alacak geniş bir ortak payda ortaya konulabilir. Görebildiğim kadarıyla Alevi şemsiyesi altında yer alan bu inanç
gruplarının hepsini birleştiren iki temel özellik vardır: Ali merkezli doktrin
ve gayr-i müteşerri dindarlık biçimi. Esasen, İslâm dünyasının değişik bölgelerinde yaşanan Müslümanlık pratiklerin müteşerri ve gayr-i müteşerri dindarlık biçimleri olmak üzere iki ana gruba ayrılabileceğini düşünüyorum.
Müteşerri dindarlıktan kastım mezhep (İslâm hukuku veya şeriat) temelli
Müslümanlıktır ki İslâm toplumunun her bakımdan ana gövdesini bu dindarlık biçimi oluşturur. Buna göre, Müslüman olmanın ana referansları (aslında hukuk okulları olarak ortaya çıkmış olan) mezhepler tarafından belirlenmiştir (4 Sünni mezhep ve İmamiye mezhebi). Gayr-i müteşerri dindarlık
biçimi ise mezhepleşmemiş İslâmî geleneklere karşılık gelmektedir.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark temelde kurtuluş (salvation) anlayışlarından ileri gelmektedir. Müteşerri dindarlığa göre kurtuluşun tek kaynağı dinin net olarak düzenlenmiş kurallarına (şeriat) uymaktır. Örneğin namaz
20
kılmanın esas nedeni öyle emredilmiş, yani kural olmasıdır. Gayr-i müteşerri dindarlık ise kurtuluşun karizma aracılığı ile sağlanabileceğine inanır. O
yüzden sıradan insanlar için kurtuluşa ermenin tek yolu karizmatik kişilere bağlanmaktır. Karizma imamet veya velayet olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla ikinci dindarlık biçimi şeriat kurallarına kulak asmaz. Alevi şemsiyesi altında birleşen dinî geleneklerin hepsinin ortak özelliği karizma merkezli
bir kurtuluş inancına sahip olmalarıdır. O yüzden bir şeriatları yoktur. Kurulu şeriat düzenlerine (mezhepler) de ait değillerdir.
Kural veya şeriat merkezli olmamaları bu geleneklere pratik hayatta belirli bir esneklik alanı sağlamaktadır. Önemli olan karizma ile bağın korunması olduğundan, ana ritüeller dahil gündelik pratikler bir aracı olarak görülür.
Dolayısıyla karizmayı temsil eden kişiler gücüne göre bu pratiklerde değişiklik yapabilir. Gayr-i müteşerri dindarlığın bu özelliği onun yerellik karakterini artıran bir etkendir. Müteşerri dindarlık hem kitap temelli olması hem
de herkese uygulanabilecek net kurallardan oluşması itibari ile tek tipleştirici gücü daha fazladır. Bu dindarlığın mensupları çok farklı kültürlere ait olsalar da birbirlerine çok yakın bir din tatbikine sahiptir. Dolayısıyla müteşerri dindarlık evrensel bir nitelik arz eder ve din alanında yerel unsurları hızla asimile eder. Öte yandan, gayr-i müteşerri dindarlık biçimlerinde evrensel doktrin karşısında yerel inanç ve ritüel kalıpları çok daha dayanıklıdır.
Bu sebepten, Alevi grupların her biri İslâm’dan gelen Ali merkezli doktrin ile kendi yerel geleneklerinde bulunan inanç ve ritüel unsurlarının karışımından oluşan bir özgünlük arz eder. Bu durum elinizdeki kitabın konusunu oluşturan Kızılbaş-Aleviliği için de aynıyla geçerlidir. Dahası, Tükiye merkezli Kızılbaş-Aleviliği karmaşık bir etnik temele sahiptir. Kızılbaş-Alevileri Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşan üç ana gruptan oluşmaktadır. Bu üç etnik grubun genel Alevi nüfusu içindeki oranı kesin olarak bilinmese de, her üçünün de Kızılbaş-Alevi kimliğinin asli parçalarını oluşturduğu şüphe götürmez. Kızılbaş-Aleviliği kendi içinde evrensel bir form üretmiş olup temel inanç esasları ve ibadet uygulamaları bakımından üç etnik
grup arasında ciddi bir ortak payda rahatlıkla görülür. Yine farklı dilleri konuşan bu grupları birleştirici bir unsur olarak ritüel dilinin her yerde Türkçe olduğu eklenebilir. Ancak yine de yörelere göre bazı detaylarda farklılaşmalar mevcuttur.
Kısacası, günümüz itibariyle Kızılbaş-Aleviliğini herhangi bir etnik unsurla özdeşleştirmek imkânsızdır. Aksine her üç etnisiteye mensup Alevilerin
üzerinde birleştiği bir Alevilik “ekümeni”sinden pekâlâ bahsedilebilir. Ancak bu kitapta doğuş dönemi olarak önerilen 1300-1501 yılları arasında gerçekleşen ve Kızılbaş-Alevi dindarlığını netice veren sosyo-politik gelişmelerde Kürt unsurların rolü yok denecek kadar azdır. Bütün kaynaklar, Şeyh
21
Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail etrafında bir araya gelerek Kızılbaş hareketini oluşturan insanların ezici çoğunluğunun Türkmen olduğu konusunda hemfikirdir. O yüzden “Kürt Aleviliği” tamamen bu kitabın kapsamı dışında kalmıştır.
Bu çalışmanın bir diğer önemli eksikliği 2008 yılında tamamlanmış olmasıdır. Mevcut kitap, bu tarihte Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü’nde savunduğum doktora tezinin ilk yarısının Türkçe tercümesidir (aslı İngilizce). İletişim Yayınları tezi yayınlamak isteğiyle benimle temasa geçtiğinde iki seçenekle karşı karşıya kalmıştım. Tezi bizzat kendim çevirebilir ve belki de ana
dilimde meramımı daha iyi ifade ederek İngilizce aslından çok daha güzel
bir metin ortaya koyabilirdim. Ancak tezi yazdıktan sonra sekiz yıl geçmişti ve Alevilik bilgim tezi yazdığım noktadan çok ötedeydi. Dolayısıyla böyle bir girişim bir tercüme değil yeni bir kitap yazmak olacaktı. Zaman yetersizliği vs. gibi çeşitli sebeplerden bu seçeneği tercih edemedim. Ancak, bugünkü baktığım noktadan birçok eksikleri olmasına rağmen, yine de tezin
Türkçe yayınlanmasının faydalı olacağını düşünüyordum. Böylece metnin
bir başkası tarafından tercüme edilmesine karar verdik. Nihayet Barış Yıldırım tarafından tercüme edildi. Elbette daha sonra bu tercüme metnin üzerinden geçip birçok düzeltmeler yaptım. Ancak yeni bilgiler eklemeyip, yanlışları ve ifade hatalarını düzeltmek ve birkaç yerde tartışmayı –çerçevesini değiştirmeden– derinleştirmekle yetindim. Dolayısıyla kitabın üzerine oturduğu literatür 2008 yılı ve öncesi ile sınırlıdır. Aradan geçen dokuz yıl içinde
burada tartıştığım konularla doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili bazı önemli çalışmalar yayınlandı; fakat ifade ettiğim sebepten dolayı, bunların hiçbirisini elinizdeki kitaba eklemedim. Bu bakımdan, eser 2008 yılındaki Rıza Yıldırım’a aittir. Alevi tarihine ve teolojisine dair bilgim ve bakışım 2008 yılına
göre çok daha gelişmiş olsa da, burada ortaya atılan ana argümanların ve yapılan tarihsel analizlerin hâlâ geçerliliğini koruduğunu, en azından tartışmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Nihayet Türkçe bir kitaba dönüşen bu metnin arkasında birçok insanın
emeği ve katkısı vardır. Bunlar içinde ilk zikretmem gereken herhalde tezin hazırlık sürecinde jürimde bulunan ve her türlü desteğini eksik etmeyen Halil İnalcık’tır. Doktora yıllarında danışmanlığımı yapıp daha sonra
bir türlü bu işten kendisini kurtaramayan Oktay Özel’e ayrıca teşekkür ederim. Bu kitabın entelektüel arka planında onunla yaptığımız uzun tartışmaların katkısı büyüktür. Hem yazdıkları vesilesiyle hem de bazen iyiden iyiye ateşlenen yüz yüze müzakerelerimizde kendisinden çok şey öğrendiğim
Ahmet Yaşar Ocak’a hassaten teşekkür borçluyum. Metnin İngilizce bir tez
olarak internet köşelerinde sürünmekten kurtulup Türkçe kitaba dönüşmesi sürecini başlatan Yalçın Çakmak oldu. Ona ve tercümeyi yapan Ba-
22
rış Yıldırım’a ayrıca teşekkür etmek boynumun borcudur. Tercüme ve yayın sürecinde sabırlı ve her daim yüreklendirici tutumu ile ayrı bir motivasyon kaynağı olan Tanıl Bora’yı da unutamam. Ve nihayet, sadece bu kitabın değil entelektüel ve akademik çabalarımın tamamının en büyük dayanağı olan eşim Birsen E. Yıldırım’a şükranlarımı sunmak benim için hem
bir borç hem de zevktir.
Atlanta, GA
13 Temmuz 2017

İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?