FUZULİ (1485 – 1556)

Fuzuli adıyla anılan Mehmet oğlu Süleyman, 1483 yılında bazı kaynaklara
göre ise 1485 yılında Hz. Hüseyin’in şehid edildiği Kerbela’da, bazı
kaynaklara göre de Necef’de dünyaya geldi. Alevilerin ve Şiilerin kabul ettiği
Yedi Ulular’dan birisidir. Oğuzların Bayat boylarının ”Karyağdı” soyundan
olduğu söylenir. Doğup büyüdüğü topraklar o dönemde Akkoyunluların
egemenliği altındaydı. Ailesi göçebe yaşamdan yerleşik zamana geçmiş ve
oğulları Mehmet de iyi bir eğitim almıştı.
Fuzuli ilk eğitimini Hillah kentinde müfülük yapan babasından almıştı. Ve
daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden gereken eğitimi alarak
kendini yetiştirmiştir. Arapça, Farsça ve Azeri Türkçesi dillerini iyi kullanan
Fuzuli, bu dillerde divan şiirleri yazmıştır.
Tüm yaşantısını Kerbela ve çevresinde geçirdiği söylenir. Bağdad’a gelip
bir süre orada yaşadığı için halk tarafından ”Fuzuli Bağdadi” olarak da
anılmıştır.
Fuzuli, nerede doğup büyüdüğünün ipuclarını da bir divan şiirinde ele
vermektedir.
”Necef ve Kerbela toprağında doğup, Burcu Evliya olan Bağdad’ın suyu ve
havası içinde bu dünya görmemiş yavrular” ifadesinde kendini de
tanımlamaya çalışıyor.
Fuzuli, şimdiki Bağdad’ın halini ve insanlarının neler çektiğini görse ne
denli yanardı için için.
Fuzuli nerde doğduysa oraya bağlı alarak yaşadı. Kerbela ve Bağdat onun
yaşamak istediği çevrelerdi.
Kendi akranı sayılan Şah İsmail’in (Şah Hatayi) Özbek hükümdarı Şeybek
Hanı yaptıkları savaşta yenmesi üzerine ”Beng-ü Bade” adını verdiği
mesnevisini yazdı.
Yavuz Selim’in 1520 yılında ölmesinden sonra başa geçen Kanuni Sultan
Süleyman, atalarının yayılmacı politikasını sürdürerek 1534 yılında Bağdat’ı
Osmanlı topraklarının bir parçası haline getirdi. Fuzuli o dönemde elli
yaşlarındaydı. Bağdat’ın işgal edilmesine övgüler dizdi. Padişahın hoşuna
gitmesi için beş de kaside yazdı. Bu arada Osmanlı ordusuyla Bağdat’a gelen
Hayali ve Taşlıcalı Yahya gibi Osmanlı şairleriyle tanışıp kaynaştı. Yazdığı
kasideler (Devlet büyüklerini övmek için yazılan divan edebiyatı şiiri)
padişah Kanuni’nin de hoşuna gitmiş olacak ki ona dokuz akçe aylık
bağlatıldı. Kanuni payıtahtına geri dönünce aylığı kesildi, Fuzuli de bunu
protesto etmek için ”Şikayetname” adlı bir mektup kaleme aldı.
O dönem Anadolu’da halk ayaklanmalarının yaşandığı, Alevilere
kıyımların yapıldığı bir dönem. Hatırlanacağı gibi; 1527 yılında Hacı Bektaş
Veli torunlarından olan Postnişin Kalender Çelebi, Anadolu halkının sesi
olarak yapılan tüm haksızlıklara dur demek için isyan bayrağını açmış ve
zamanın padişahı Kanuni tarafından idam ettirilmiş, binlerce Alevi insanı
katledilmişti. Babasının oğluydu ve onlar için normaldi. Ama Fuzuli’nin
bunları görmezden ve bilmezden gelip, bu da yetmezmiş gibi üzerinde
yaşadığı topraklar başka bir ülke tarafından işgal ediliyordu, o da kalkıp bunu
onaylar övgüler yazıyor, ardından da aylığa bağlanıyordu. Unutmamak
gerekiyor ki, Fuzuli Şii mezhebine bağlıdır, dolayısıyla On iki İmam’a derin
bir muhabbetle bağlıdır. Şiirlerinde tasavvuftan gelen sevgiyi ve acıyı
işlemesi, Kerbela Faciası’nın kendisinde bıraktığı derin izlerle yazdığı
mersiyeler (Ağıtlar), en önemlisi de şeriatın katı kuralcılığına karşı çıkışı ve
onun bu Osmanlı sevgisi, inanılır gibi değil.
Sormak gerek nerede Ehl-i Beyt sevgisi, nerede insan sevgisi? Fuzuli’nin
bunları bilmemesi mümkün değil. Yapılanları onaylamak neyin nesidir?
Sadece okuyucuya bunları anımsatmak istedim.
Fuzuli Osmanlı ile iyi ilişkiler kurduğundan hoşnut, ”Leyla vü Mecnun”
ile ”Hadikat-üs-sueda” yı yazıp Osmanlı büyüklerine ithaf etti.
Fuzuli’nin yaşadığı bölge Arap bölgesi, dili de kutsal bir dil olarak kabul
edilen (Kur’an dili) Arapça’dır. Farsça ise onun için şiir yazmada
vazgeçilemez ve ona göre edebiyatın gerçek anahtarı olan bir dildir. Türkçe
ise edebiyat dili olarak gelişmiş olmasa da giderek yazı diline dönüşmektedir.
Arapça ve Farsça yazılan eserler sadece o halklara hitap ettiği için, bu
dilleri bilmeyenler bu eserleri okumaktan mahrum olmaktadırlar. Fuzuli,
saptadığı bu gerçekle eşsiz güzellikde olan ”Hadikat-üs-suada” yı (Saadete
Ermişlerin Bahçesi) kendi öz dilinde yani Türkçe yazarak kendi diline olan
borcunu da yerine getirmiş ve sonraki süreçte bu dilde de eserler vererek
Türkçe’nin yayılıp gelişmesi için gereken gayreti göstermiştir.
Türkçe’yi, Farsça’yı ve Arapça’yı ana dili gibi bilen Fuzuli, bir eserinde
buna da şöyle değinir: ”Arapça şiirler söyledim. Güzel konuşan Araplara haz
verdim.Bu kolaydı, çünkü Arapça benim bilimsel sohbet dilimdi. Bazen Türk
dilinin meydanlarında at koşturdum. Söz güzellikleriyle Türkçenin
özelliklerini bilenlere zevk verdim. Bu da benim için zor olmadı. Çünkü
Türkçe benim yaratılıştan güzel yazma yeteneğime uygundu.Zaman zaman
Farsçanın ipliğine inciler dizdim. Daldan dala gezip gönül meyvesi topladım.”
Yazmış olduğu Farsça divanın önsözünde şiirlerinde kullanmakta olduğu
”Fuzuli” mahlasını neden seçtiğini anlatır:
”Şiir yazmaya başladığımda seçtiğim mahlası bir kaç gün sonra başka bir
şair kullanıyordu. Mahlasımı değiştiriyordum. Kısa bir süre sonra yeni
mahlasım da aynı akıbete uğruyordu. Anladım ki daha önceki şairler
şiirlerden çok mahlasları kapışmışlar. Bu durumda düşündüm ki, başkalarıyla
ortak mahlas kullandığımda başarılı olursam, şiirlerim ortaklarımın sanılır,
bana yazık olurdu, başarılı olamazsam, mahlas ortaklarıma kötülük etmiş
olurdum. Bu nedenle ben Fuzuli adını aldım. Kötü ad beni başkalarına
taşımaktan uzak tuttu. Şükür olsun ki sonu iyi çıktı. Dikenim gül, taşımsa
gecher oldu. Böylece alemde tek kaldım.Ayrıca bütün ilim ve fenni özümde
toplamaya gayret ediyorum. Fuzuli, ilimler, fenler anlamına geldiği için
amacım mahlasında ifadesini buldu. Kaldı ki Fuzulilik halk katında edebe,
terbiyeye aykırı davranış anlamına gelir. Bense, yüce alimlerle pek az
bulundum. Merhametli hükümdarlar tarafından yetiştirilmedim. Gezip
tozmayı sevmediğim halde, akli konularda filozofların sözüne itiraz ederim.
Bilim konuşmalarında alimlerin sohbetine karışır, söz söyleme sanatında
üstatlarla tartışırım. Bu davranış bir taraftan Fuzuli’nin ilmine ve fazlına
alamet sayılır belki, fakat bana göredüpedüz terbiyesizlik, fodullukdur.”
Bu anlatım; Fuzuli mahlasını başkalarının hoşuna gitmeyecek ve kimse
tarafından kullanılmayacak bir kelime olduğu için seçtiğidir.
Fuzuli’nin eserlerine baktığımızda kasidelerin yoğunluğu göze çarpar.
Allah’a, Peygamber’e, Şah-i Velayet dediği Hz. Ali’ye, Kanuni’ye, onun
paşaları olan Mehmet Paşa’ya, Ayas Paşa’ya ve diğer devlet yöneticilerine
onları öven, göklere çıkaran şiirler yazar, develt ileri gelenlerinden hatırı
sayılır paralar alır.
Bunların yanında devlette işlerin nasıl yürütüldüğüne dair hicivleri de
vardır.
Selam verdüm rüşvet değüldür deyu almadılar
Hükm gösterdim faidesüzdür deyü mültefit olmadılar
Eğerçi zahirde suret-i itaat gösterdiler
Amma zebab-ı hal ile cem-i sualime cevap verdiler
*
Devlet bu haldeyken, kime ne için övgüler yazılmış bilinmez.
Saadete Ermişlerin Bahçesi olarak bildiğimiz Hadikat-üs- süeda’da; Fuzuli
yazmış olduğu bu divanında, akıcı bir dili sade şekilde nasıl kullandığının en
güzel örneğini sergiler. Konu; kendisinin de üzerinde yaşadığı Kerbela’dır.
Eserin ilk bölümünde Peygamberler ele alınmış, sonra Ehl-i Beyt’e yer
verilmiş, daha sonraki bölümlerde de Şehid-i Kerbela İmam Hüseyin’in,
Kerbela’da yaşadığı acılar ve Kerbela faciasından geriye kalan Ehl-i Beyt
kadınlarının Emevi halifesi Yezid’in (nalet olsun) yaşadığı Şam’a götürülüşü
anlatılmakta. Sonuç bölümünde ise; bir ağıt ( mersiye) ile On iki İmamlar
hakkında kısa bilgi veren bölümler yer almaktadır.
Bir divan edebiyatı koşuğu olan Beng-ü Bade (Afyon ve Şarap) adlı
mesnevisi de Şah İsmail ile II. Beyazit’i (Yavuz Selim’in babası)
anlatmaktadır.
İnsan aşkı ile Tanrısal aşkı aynı potada eritip iç içe geçiren ve ondan
doğan ahengin genç yüreklerde yarattığı fırtınanın ortaya çıkardığı eşsiz bir
eseri de ”Leyla vü Mecnun”dur.
Diğer Eserleri: Türkçe Divan, Farsça Divan, Arapça Divan,Heft cam,
Rind ü Zahid, Hüsn ü Aşk, Şikayetname, Terceme-i Hadis-i Erbain, Matlau’lİtikad, Enüsü-l Kalb, Sıhhat u Maraz, Sehhat o Ma’ruz, Sakiname’dir.
Fuzuli’nin eserlerine bakıldığında ; Astronomi, Tıp,Tarih, Felsefe ve Bilim
konularını da işlediği göze çarpar.
Fuzuli’nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili
düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi,
temelini ise bilim oluşturur. ”Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz
duvar da değersizdir” anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran
bir öge diye anlar, bu nedenle de ” evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında
kalan bilim bir dedikodudur” yargısına varır.
Yaşamının büyük bir bölümünü İmam Hüseyin’in türbesinin hizmetinde
bulunarak geçiren Fuzuli’nin en büyük tutkusu Kerbela’da ölmekti.
Fuzuli, 1556 yılında yaşadığı ve şiirlerini yazdığı Kerbela’da yaygın bir
hastalık olarak bilinen vebaya yakalanması sonucu Hakk’a yürüdüğü tahmin
edilmektedir.
Kerbela kentinde İmam Hüseyin’in Türbesi’nin girişinde bulunan
Fuzuli’nin mezarı, Baas rejimi sırasında bir gece kuşatılarak yıkılmıştır.
Kemikleri bir kutuya konularak yakınlardaki bir camiye defnedilen şair,
hemen ertesinde bu caminin de yıkılmasıyla İmam Hüseyin Türbesi’nin
avlusuna gömülmüştür.
Ey olub mirac bürhan-ı ulüvv-i şan sana
Yere inmiş gökden istikbal edüb Furkan sana
Hin-i dava-yi nübüvvet müddei ilzamına
Cahi iken il kemal-i ilm bes bürhan sana
Kilk-i hükmün çekdi harf-i sa’ir-i edyana hat
Hükm-i isbat etdi nefy-i sa’ir-i edyan sana
Baki-i muciz ne hacet din-i Hak isbatına
Alem içre muciz baki yeter Kur’an sana
Vasf-ı Cibri-i Emin etmiş kabul-i hidmetün
Sırr-ı Hak keşfine anunla yetüb ferman sana
Sensen ol hatim ki refetmiş cemi-i hakimi
Hatem-i hükm-ü risalet tapşurub devran sana
Ol kadar zevk-i şefaat cevher-i zatundur var
Kim gelür arz-ı hata manide bir ihsan sana
Mah-ı nevdir yoksa sen kılduk da seyr-i asuman
Kaldurub barmah getürmüş asuman iman sana
Ya nebi lütfun Fuzuli’den kem etme ol zaman
Kim olur teslim Miftah-ı der-i gufran sana
* * *
Ruzigarum buldu devran-ı felekden inkilab
Kan içer oldum ayağın çekdi bezmümden şarab
Şule-i ah ile yandurdum dil-i ser-geşteni
Bir od oldum çizginen çevremde oolmaz mı kebab
La’lün ile bade bahs etmiş zihi güm-rahlık
Oldu vacib eylemek ol bi-edebden ictinab
Vermez oldu el vişal-i piç-i zülfün ah kim
Rişte-i tedbirden devran-ı kec-rev açdı tab
Olmadı ol maha ruşen yanduğum hicran günü
Yanduğun şeb ta seher şem’un ne bilsün afitab
Göz ki peykanun hayali ile saçar her yan sirişk
Bir sadefdür katre-i barani eyler dürr-ü nab
Oldu ebr-i dud-u ahum perde-i ruhsar-ı mah
Ah kim almaz cemalinden henüz ol meh nikab
Kesmedi mendenser-i kuyunda azarın rakib
Ey Fuzuli nişe cennet içre yok derler azab
* * *
Kabrüm daşına kim gam odundan zebanedür
Tan ohun atma kim hatarı çok nişanedür
Eyler kadeh zemane gamın def galiba
Devr-i kadhe muhalif-i devr-i zemanedür
Kaldurdı eşk dün meni ol asitandan
Kim maksadum menüm dahi ol asitanedür
Vaiz sözüne dutma kulak gafil olma kim
Gaflet yukusunun sebebi ol fesanedür
Nezr etmişem firakuna kim yoh nihayeti
Nakd-i sirişkümi ki tükenmez hızanedür
Can vermeyüm mi gurbete kim bim-i taneden
Yad-ı vatan feganuma sensüz behanedür
Ey dil hazer kıl ateş-i ahunla yanmasun
Cismüm ki derd kuşlarına aşiyanedür
Menden Fuzuli isteme eşar-ı medh-ü-zem
Men aşıkam hemişe sözüm aşıkanedür
* * *
Mürde cismüm iltifatundan bulur her dem hayat
Ölürem ger kılmasan her dem mana bir iltifat
Yaza bilmez leblerün vasfın tema-ı ömrde
Ab-ı hayvan verse kilk-i hizra zulmetden devat
Men fakiren sen gani vergil zekat-ı hüsn kim
Şer içinde hem manadur hem sana vacib zekat
Görmeyince ışkunı gelmez aşıkun
Yüz peyember cem olub gösterseler min mucizat
Mazhar-ı aşar-ı kudretdür vücud-u kamilün
Feyz-i fıtratdan garaz sensen tufeylün kainat
Cevhar-i zatundadır mecmu-u evsaf-ı kemal
Bu sıfat ile ki senden kandadur bir pak zat
İşka ta düştün Fuzuli çekmedün dünya gamın
Bil ki kayd-ı ışk imiş dam-ı ta’allukdan necat
* * *
Bende Mecnun’dan füzun aşıklık isti’dadı var
Aşık-ı sadık benem Mecnun’un ancak adı var
Kıl tefahur kim senin hem var ben tek aşıkın
Leyli’nin Mecnun’u Şirin’in eger Ferhad’ı var
Ehl-i temkinem beni benzetme ey gül bülbüle
Derde yoh sabrı anın her lahza bin feryadı var
Öyle bed- halem ki ahvalim görende şad olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i na-şadı var
Gezme ey gönlüm kuşu gaafil feza-yı aşkda
Kim bu sahranın güzer-gahında çok sayyadı var
Ey Fuzuli aşk men’in kılma nasıhtan kabul
Akl tedbiridir ol sanma ki bir bünyadı var
* * *
Ey melek- sima ki senden özge hayrandur sana
Hak bilür insan demez her kim ki insandur sana
Vermeyen canın sana bulmaz hayat-ı cavidan
Zinde-i cavid ana derler ki kurbandur sana
Alemi pervane-i şem’i cemalün kıldı ışk
Can-ı alemsen fida her lahza min candur sana
Aşıka şevkunla canvermek inen müşkil degül
Çün Mesih-i vaksten can vermek asandur sana
Çıkma yarum geceler ağyar ta’nından şakın
Sen meh-i evc-i melahatsen bu noksandur sana
Padişahum zulm edüb aşık seni zalim demiş
Hub olanlardan yaman gelmez bu bühtandur sana
Ey Fuzuli hub olanlardan tegafüldür yaman
Ger cefa hem gelse anlardan bir ihsandır sana
* * *
Kaynaklar: A. Celalettin Ulusoy, Yedi Ulu’lar
Vikipedi, Özgür ansiklopedi
Antoloji.com
Dinle kalbimi.net
* * * * *

Ozanlar ve Deyişleri
İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü
Open chat
Merhaba,Web Sayfamıza Hoşgeldiniz..
Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?